LA ’72: Tarihi Sezonun Hikayesi

LA ’72: Tarihi Sezonun Hikayesi

NBA, 50’li yıllarda George Mikan, Bob Pettit ve Bob Cousy gibi az sayıda yıldız oyuncunun bulunduğu ve yeni yeni olgunlaşmaya başlayan bir lig konumundaydı. Yıldızların daha çok hücum özellikleriyle ön plana çıktığı erken dönemlerde George Mikan’ın emekliliğinin ertesi sezonunda Boston Celtics kadrosuna dahil olan Bill Russell, yıldız ve lider oyuncu kavramlarının yarattığı algıyı tamamen değiştirmiş, savunma tandanslı bir stilin de başarıyı getirebileceğini kanıtlamıştı. Nitekim Boston Celtics ekibi Bill Russell’ın liderliğinde 60’ları tamamıyla domine etmeyi başarmış ve Bill Russell bu takımın hem pas trafiğinde hem de savunma kanallarında öncü rol almıştı.

60’lı yıllarda lige giren oyuncular, NBA’in ülke çapında şöhret kazanmasını sağlamış ve oyunun kaderini değiştirmeyi başarmıştı. Wilt Chamberlain, Jerry West, Oscar Robertson, Rick Barry ve Nate Thurmond gibi hala kendi pozisyonlarında ilk 10 sıralamasında yer alabilen oyuncuların birbirleriyle kıyasıya rekabet ettiği bu dönemde, bireysel anlamda herkesten en az bir adım önde bulunan bir oyuncu bulunuyordu… Wilt Chamberlain.

Wilt “The Stilt” Chamberlain lige girdiği ilk sezonda; 37.6 sayı, 27 ribaunt ortalamalarıyla MVP, sayı kralı, ribaunt kralı unvanlarını toplamış ve lig tarihinde eşi benzeri bir kez daha görülmeyecek bir çaylak başlangıcı yapmıştı. Bu bilgilere ek olarak, 126.1 pace ile oynanan ligde maç başına ortalama 46.1 dakika oynayarak ligin en çok süre alan oyuncusu olmayı da başarmıştı. Sahaya çıktığında taraftarların adeta ona bir yarı-tanrı edasıyla baktığı Chamberlain’in maalesef ki büyük bir laneti bulunmaktaydı. O lanet de Bill Russell önderliğindeki Boston Celtics’ti…

(Bill Russell #6, Billy “The Kid” Cunningham’ın #32 atışını engellerken. En sol tarafta Wilt Chamberlain #13)

Wilt,  herkesten bariz bir şekilde üstün olduğu bilinen bireysel yeteneklerini ve atletizmini kullanarak takımını şampiyonluğa ulaştırmaya çalışıyordu; fakat her sezon sonunda gazete manşetlerine atılan başlık değişmiyordu. Boston Celtics Dünya Şampiyonu! Bill Russell’ın oyun stili ve yarattığı takım ortamı karşısında çaresiz kalan Wilt Chamberlain, en büyük rakibine defalarca kaybettikten sonra işlerin bu şekilde yürümeyeceğini anlamış ve oyun stilini Bill Russell’a benzetmeye başlamıştı. Koçunun da yardımıyla hücumdaki pas trafiğinin merkezi haline gelen Wilt, artık sayı krallığına oynamıyor ve daha az şut kullanıyordu. Skorerliğinden feragat ettiği kaynağı top dağıtıcılığına ve savunmasına ayıran Wilt, yaptığı feragatin mükâfatını 1967 yılında ilk şampiyonluğuna ulaşarak almayı başarmıştı. Yıllar boyunca Bill Russell’ın yüzükleri altında ezilen yıldız oyuncu, kazandığı galibiyet sayesinde kendi kariyer anlatısında önemli yer edinecek bir başarıya imza atmıştı. 60’larda Celtics’i yenen tek takım olan Philedelphia 76ers’ın lideri konumunda olmak da GOAT tartışmalarında Wilt’in hanesine her zaman bir artı olarak yazacaktır.

60’ların sonuna geldiğimizde ise 10 senelik süre içerisinde toplamda 9 kez şampiyon olan Celtics, tarih sahnesinde 50’lerdeki Jim Pollard’lı, Mikan’lı ve Mikkelsen’li Lakers hanedanlığının önüne geçmiş, aynı zamanda Jerry West-Baylor gibi efsanevi ikiliye sahip Los Angeles Lakers’a bir kez bile şampiyonluk izni tanımamıştı. Bill Russell’ın emekliliğinin ardından Celtics hanedanlığı da sekteye uğramış ve diğer takımlar için artık şampiyonluk elde etme fırsatı doğmuştu. 60’lı yılları kasıp kavuran oyuncuların hepsi 30 yaşını geçmişti ve artık bir devir kapanmak üzereydi. 1968 yazında Wilt Chamberlain’i kadrosuna katan Lakers, kurduğu Big 3 ile (Chamberlain-West-Baylor) Lakers camiasına özlenilen şampiyonluğu getirmek istiyordu. Gelecek olası şampiyonluğun takım açısından önemi yadsınamaz olsa da bireysel kariyerlerinde Celtics’e karşı neredeyse playoff galibiyeti bulunmayan –sadece Wilt’in bir tane galibiyeti bulunmaktaydı- bu üç efsane için şampiyonluk kazanmak artık çok daha kişisel bir mesele haline gelmişti.

1970’lere geldiğimizde ise biten Celtics tehdidinin ardından NBA’e yeni bir yıldız adım attı. Tarihin ilginç bir tesadüfü olsa gerek, Mikan’ın emekli olmasının hemen ardından kariyerine başlayan Bill Russell gibi, Russell’ın emekliliğinin ardı sezonda da Lew Alcindor çaylak sezonunu oynamaya başlamıştı. Son dönemeçte şampiyonluk kazanmaya çalışan Lakers için New York’un yanı sıra genç Alcindor ve tecrübeli Oscar Robertson ikilisi de yüzüğü elde etmek adına Big 3 ile savaşıyordu. Her sezon son maça kadar gelip de sonunu getiremeyen Lakers ekibi, ’70 finallerinde Frazier’lı, Reed’li Knicks’e 4-3, ’71 Batı Finalleri’nde ise Bucks’a (Milwaukee Bucks o zaman Batı Konferansı’ndaydı) 4-1 yenilmekten kurtulamamıştı.

(Elgin Baylor #22, Wilt Chamberlain #13, Jerry West #44)

1971-72 sezonuna gelindiğinde ise Lakers için işler daha farklı bir hale gelmişti. Kulüp efsanesi Elgin Baylor, o sezon takım ile sadece 9 maç birlikte oynadıktan sonra emekliliğini açıklamış ve Celtics’e 7, Knicks’e de 1 kez final kaybettikten sonra basketbol kariyerini yüzüksüz bir şekilde sonlandırmıştı. Lakers ekibi, Elgin Baylor’un emekli olmasıyla oluşan kanat pozisyonu boşluğunu oldukça verimli bir şekilde doldurmayı başarabilmişti. 2 numarada kariyerinin en iyi dönemine başlayacak olan Gail Goodrich, skorerlik yükünü üstlenerek takımın bu alandaki lideri konumuna gelmişti. 3 numarada Jim McMillan, 4 numarada da Happy Hairston, Elgin Baylor’un yaptığı ribaunt ve skor gibi işleri kendi aralarında bölüşerek Baylor’un yokluğunu aratmıyorlardı. Pivot pozisyonunda artık skor görevini tamamıyla arkadaşlarına devreden Chamberlain, Sabonis’e benzetebileceğimiz oyun stiliyle alçak post pozisyonuna yerleşip backdoor cutlardan tüm takımı besliyordu. Sadece savunma, ribaunt ve top paylaşımına odaklanan Wilt’in şampiyonluk kazanmak için geçirdiği evrimi övmeden geçmek ustaya saygısızlık olurdu. Son olarak da oyun kurucu pozisyonunda zarafeti ile öne çıkan, topu paylaşmaktan hiç çekinmeyen (sezonu 9.7 asist ortalamasıyla tamamlamıştır), sahanın her yerinden minimum eforla topu çemberin içine bırakabilen ve bunun yanında savunmada da konsantrasyonu kaybetmeyerek oyunun iki yönünü domine edebilen Jerry “The Logo” West gibi bir gardları bulunmaktaydı. Lakers, oyunun her alanında komple bir takım olmayı başarmış ve bir kez daha şampiyonluk için mücadele etmeye hazırlanıyorlardı.

Lakers sezona iyi başladı. Yakaladıkları kısa süreli galibiyetler tek maçlık mağlubiyetler ile bölünse de ilk 9 maç sonunda 6-3’lük bir G/M istatistiği yakalamışlardı. 10. Maça gelindiğinde ise Lakers’ın rakibi genç Wes Unseld’li Baltimore Bullets’tı. Bu maç itibariyle Lakers tarih yazacağının farkında değildi. Ekip, lig tarihi boyunca hala şu ana kadar eşi benzeri elde edilemeyecek bir serinin ilk maçını oynuyordu. Baltimore Bullets’ı 110-106 yendikten sonra takım bir daha arkasına bakmadı ve G/M istatistiğini 6-3’ten 39-3’e getirmeyi başardı. 39-3! 33 maç art arda yenilmeyen Lakers, tüm ligi insanüstü bir performans ile eziyor ve olası playoff rakiplerine de bu sezon sonunun farklı olacağının sinyallerini veriyordu.

33 maçlık seri boyunca takımın ilk beşinin istatistiklerine bir göz atalım:

  • Wilt – 12.5/20.3/4.4, %65.5, 42.9 MP
  • West – 25.8/4.5/10.2 %49.4, 39.0 MP
  • Goodrich – 26.8/3.6/4.5, %49.6, 36.9 MP
  • Hairston – 13.6/11.0/1.9, %48.8, 32.4 MP
  • McMillan – 20.1/7.6/2.5, %48.0, 38.5 MP

Bu seri boyunca sadece BİR kez maçı uzatmalara giden Lakers, tecrübesiyle seriyi orada bitirmemiş ve 13 galibiyet daha almayı başarmıştı. Seri süresince maç başına ortalama 123 sayı atan Lakers, rakiplerini ise sadece 107 sayıda tutmayı başardı. 107 sayı, sezon geneline kıyaslandığında bu alanda ligin en iyi dördüncü derecesi demekti. 33 maçlık galibiyet sarhoşluğunun ardından Lakers, geçtiğimiz sezonun şampiyonu Milwaukee Bucks ile tekrar karşılaşacaktı. Son maçta Atlanta Hawks’ı 134-90 gibi ezici bir skorla alt eden LA ekibi için bu maç ne yazık ki serinin son maçı olacaktı; fakat bu takım çoktan lig tarihinin en ilginç ve kırılması zor rekorlarından birini elde etmişti bile… Milwaukee karşısında genç Lew Alcindor’un (Kareem Abdul-Jabbar) 39 sayı 20 ribauntluk performansına engel olamayan Los Angeles Lakers, maçı 120-104 kaybedecekti. Wilt Chamberlain ve Kareem arasındaki rekabet Bill Russell’da da olduğu gibi Wilt’in lehine işlemiyordu. Önceki sezonda Wilt ve ekibini geçip şampiyonluğa ulaşan genç Alcindor, yaşlanan Chamberlain’e karşı üstün geliyordu. Wilt ise kariyerindeki onca bireysel başarıya rağmen bu iki uzun arasında (Bill Russell ve Kareem Abdul-Jabbar) sıkışıp kalmıştı. Lakers ekibi ile Milwaukee’yi yenerek gelecek bir şampiyonluk, bu meseleyi olabildiğince kişiselleştirmiş olan Chamberlain için her şeyden önemliydi.  Sezon MVP’lerini birer birer toplayan Kareem eğer şampiyonluk yolunda durdurulamazsa Wilt’in en iyi uzunlar arasında Kareem’in alında kalacağı neredeyse kesinleşecekti.

Milwaukee maçının ardından ligin yarısının sonuna gelinmişti. Bu olağanüstü periyodun ardından ana hedef için çok daha fazlası gerekiyordu. Celtics belası yüzünden “Loser” damgası yemiş ve kendini kanıtlamak zorunda olan oyuncular, sezonun geri kalanında da iyi bir performans ortaya koydu. Kalan 40 maçın 30’unu kazanan Lakers, playoff’lara 69-13 gibi o zamana kadar görülmemiş bir performans ile girmeyi başardı. 69-13’lük galibiyet rekorundan bir önceki rekor da oyununa evrim geçirterek takım başarısını öne koyan Wilt Chamberlain ve onun önderliğindeki Philedelphia 76ers ekibinden gelmişti (68-13). O takım, kimilerine göre hala en iyi takım olma özelliğini taşımakta. Lakers’ın kırdığı bu rekor Michael Jordan’lı 1995-96 Bulls takımına kadar devam etti (72-10). Daha sonrasında ise Golden State Warriors, Stephen Curry önderliğinde Chicago Bulls’tan bu rekoru aldı (73-10) ve şu anda hala elinde bulunduruyor.

Lakers normal sezonu en yüksek isabet (FG), en yüksek ribaunt (TRB), en yüksek asist (AST) ve en yüksek sayı (PTS) ortalamaları ile bitirdi. Hücumda inanılmaz bir seviye yakalayan Lakers, hücum verimliliğinde birinci, savuma verimliğinde ise ikinci olmuştu. Ayrıca Simple Rating System (SRS) istatistiğinde de birinci sırayı yakalayan Lakers, bir alttaki rakibi Milwaukee Bucks’tan sezonun her anında/alanında en az bir adım önde bulunuyordu.

Playoff’lara gelindiğinde ise Batı Konferansı birinci turundaki rakip Chicago Bulls’tu. Batı genel sıralamasında 57-25 ile 3. Sırada bulunan Chicago’da Utah Jazz’ın efsane koçu Jerry Sloan da bulunmaktaydı.  Chicago ekibini 4-0 gibi rahat bir skorla geçen Lakers’ın ikinci rakibi Milwaukee Bucks’tı ve onlarla  Batı Finalleri’nde karşılaşacaklardı. Sert geçen seride bu sefer gülen taraf Los Angeles Lakers oldu ve Los Angeles ekibi seriyi 4-2 kazanarak adını finallere yazdırdı.

Finallerde ise yine bir başka ödeşmesi gereken rakibi bulunuyordu. 1970 Finalleri’nde kaybettikleri New York Knicks’e karşı bu sefer kazanmak zorundaydılar. Tüm oyuncular ve kulüp yönetimi, “kaybetme” durumundan oldukça sıkılmıştı. Üstelik böyle tarihi olayların yaşandığı bir sezonu kupa ile tamamlayamamak, Lakers ile ilişkili herkesin repütasyonunu oldukça kötü etkileyecekti.

Lakers’ın Knicks’e karşı bir avantajı da bulunuyordu. ’70 Finalleri’nin MVP’si seçilen Willis Reed, sakatlığı nedeniyle sezon boyunca sadece 11 maç oynayabilmişti ve NBA Finalleri’nde olmayacaktı. Bir önceki New York finalini 4-3 ile kaybeden ekibimiz, bu finali ise özellikle pota altında kurduğu bariz üstünlük sayesinde rahat bir şekilde kazanmasını bildi. Knicks’i 4-1 ile geçen Los Angeles Lakers’ta Finaller MVP’si sezon ortalamalarının çok üstünde bir skor performansı gösteren ve bizlere eski günlerini anımsatacak kesitler sunan Wilt Chamberlain oldu. 5 maç sonunda 19.4 sayı 23.2 ribaunt ve 2.6 asist ortalamalarını kaydeden Wilt, onu yavaşlatabilecek tek oyuncu da sahada yokken (Willis Reed) kısa bir süreliğini eski dominant performansına dönmüştü.

(1972 NBA Finalleri: Phil Jackson #18 ve Wilt Chamberlain #13 aynı anda sahada)

Şampiyonluğu elde eden Lakers ekibi artık -geç de olsa- istediğine kavuşmuştu. Wilt Chamberlain olması gerektiği gibi tüm eleştirilere cevabını misliyle vermiş, Kareem’i alt etmiş ve Finaller MVP’si olmaya hak kazanmıştı. Artık derin bir nefes alma vakti gelmişti tecrübeli yıldız için. Bir diğer tarafta ise Lakers’ın altın çocuğu Jerry West de fazlasıyla hak ettiği yüzüğü parmağına takarak belki de en önemli eksiğini doldurmuştu. Kulübümüz ise 50’li dönemlerden sonra tekrardan en tepeye kurulmuştu. Lakers’ın kenar oyuncularından Pat Riley de koç ve yönetici olarak geçireceği bol yüzüklü ve başarılı kariyerinden önce oyuncu sıfatı ile ilk yüzüğünü takmıştı. Los Angeles Lakers tekrardan odak noktası haline gelmeye başlıyordu! Bu hikâyede ise yanan sadece bir kişi vardı, o da Elgin Baylor oldu. Yılarca çabalayıp da kavuşamadığı yüzüğe takımı onun emekli olduğu sene kavuşuyordu. Lakers yönetimi Baylor’a yüzük takdimi yapsa da efsane oyuncuda bu konu ile alakalı her zaman bir yarım kalmışlık hissi olacaktır.

İşte Los Angeles Lakers 18 sene sonra tekrardan şampiyonluğa kavuşmuştu. Yıllarca beklenen ve özlem duyulan o yüzüğe her sene sabırla deneyerek her sene biraz daha üzerine koyarak ve her sene biraz daha keskinleşerek kavuştular. Hatalardan çok fazla şeyler öğrenildi. Bir yüzük uğruna birçok taviz verildi; fakat sonunda tüm bu yaşananların hepsine değdi. NBA tarihinin en başarılı yöneticilerinden biri olacak Jerry West artık bir yüzük sahibiydi. Oldukça zor bir çocukluk geçiren ve her zaman sessiz yapısıyla bilinen West, yıllar süren hayal kırıklıklarının ardından hem NBA şampiyonu hem de Finaller MVP’si idi artık (farklı finallerde olsa da). Sezonun hikâyesi ekibimiz için mutlu bir şekilde bitmişti. Artık iyice yaş alan yıldızlarımızın kalan birkaç yılı yine finaller için mücadele ederek geçecek olsa da bu sezon gibi bir sezon bir daha asla gelmedi…

Buraya kadar okuyup da sabır gösteren herkese teşekkürler 🙂