“Sevgili Kobe, Adamım…”

“Sevgili Kobe, Adamım…”

Bir NBA efsanesi ve Kobe Bryant ile hem aynı jenerasyondan, hem en büyük rakiplerinden, hem de en yakın arkadaşlarından biri olan Allen Iverson, Kobe’nin doğum günü için ona bir mektup yazdı.

Okurken hepimizin gözlerini dolduran mektubun içeriği şu şekilde.

Sevgili Kobe,

Bu çok zor olacak. Ama bunu yapmam ve içimi dökmem lazım.

Kobe Bean Bryant. Adamım…

Seni ilk gördüğümde, Siyah İsa (Michael Jordan)’ya karşı koymaya çalışıyordun ve henüz 18 yaşındaydın. O gün senin bir “katil” olacağını ve bu oyunda bir efsane olacağını anlamıştım. Mike’in üzerine korkusuzca ve sonunu düşünmeden gidiyordun. O gün senin çok özel bir ruha sahip olduğunu anlamıştım.

Seninle ikimiz farklı şartlarda büyümüş olabiliriz, ama sahadaki kafa yapını gördüğüm zaman, aynı mentalite ile büyüdüğümüzü anlamıştım. Benim boyum kısaydı, ancak her gece çıkıp bir dev olmaya çalışıyordum. Sen benden biraz daha uzundun ve uyurken bile sayı atabilirdin. Ancak senin için bu yeterli değildi. Sen bu alanda en iyisi olmak istiyordun.

Herkes en iyisi olmak istediğini söyler. Ancak herkes bunun için her şeyini verecek kadar fedakarlık yapamaz. Sen yaptın.

İkimizin çaylak yılında benim Los Angeles’a ilk gelişimi hatırlıyor musun? Beni otelden almıştın ve yemeğe çıkmıştık. Sen bana akşam ne yapacağımı sormuştun.

Ben de gece kulübüne gideceğimi söylemiştim. Yani, Los Angeles’tayız. Tabii ki kulübe gidecektim Kobe. Hadi ama..

Peki sen ne dedin?

“Ben tekrar spor salonuna döneceğim.”

Sen muhtemelen tarihte gizeminin abartılmadığı tek adamsın. Mamba bir şehir efsanesi değil. Gece 1, 2, 3.. Seni tanıyan herkes, seni her an spor salonunda bulabileceğini bilirdi.

Sen ve ben, o parkeye her adım attığımızda, birbirimize karşı savaşıyorduk. Ancak bu bir düşmanlık ve nefret şeklinde değildi. Asla mızmızlanma da yoktu. İki ağırsiklet dövüşçünün sırayla birbirlerini dövmesi gibiydi. Son düdük çaldığında ise geriye sevgi ve saygıdan başka hiçbir şey kalmıyordu. Mükemmellik, ortaklık kurmayı gerektiriyordu ve birbirimize ihtiyacımız vardı. Mike’ın Prince’e, Prince’in de Mike’a ihtiyacı vardı. Tyson’ın Holyfield’a, Holyfield’ın da Mike’a ihtiyacı vardı.

Herkesin “sen mi daha belasın, ben mi? hadi bakalım” diyeceği birine ihtiyacı vardır.

Ama adamım.. Sen gerçekten belaydın. Sen benim bu oyunda gördüğüm en sert adamsın. Hayatımda gördüğüm en soğukkanlı seri katilsin. En azgın savaşçısın. Senin şu olayını hatırlıyorum. Çaylak yılımızda benim Garden’da Knicks’e karşı 35 sayı attığımı duyduktan sonra nasıl oteli birbirine kattığını. Ve eminim tıpkı bir CIA ajanı gibi “bana hemen Iverson’ın dosyasını getirin” demişsindir. Eminim. Tıpkı beyaz balinaların hayatı boyunca avını araştırıp ezberlemesi gibi..

Bu hikaye hakkında en hoşuma giden şey ne biliyor musun? Hikayenin tamamen doğru olması. Bizim böyle bir ilişkimiz vardı. Birbirini mükemmelliğe doğru iten iki eleman. Philly’e bir sonraki gelişinde resmen ağzıma s*çtın. Yanında adım bile atamadım. Her seferinde yüzde yüzümle hareket etmek zorundaydım. Çünkü boyun benden daha uzundu ve beni gerçekten savunmak istiyordun. Kapışmak istiyordun adeta. Bu oyundaki en büyük or*spu çocuğunun sen olduğunu bana göstermek istemiştin.

Ve ben bu kapışmada Kobe’den uzak durmak zorundaydım.

Adamım.. Hayır!

Seni durduramazdım. Seni kimse durduramazdı. Sen Kobe’ydin. Çıkıp bir şey yapmak istediğin zaman yapardın. Sen bir keskin nişancı, bir suikastçi, soğukkanlı bir seri katildin. Ve ben hala geçmiş zamanda konuşmak zorunda kaldığım için çok üzülüyorum.

Hala gerçek gibi gelmiyor.

Sen benim adamımdın.

2001 Finalleri’nde, birbirimize karşı oynuyorduk. Yine asla bir saygısızlık veya nefret yoktu. İnsanların asla anlayamadığı buydu. Tamamen hayranlık, saygı ve sevgi.

Sana o zamanlardan ne kadar çok fotoğraf gördüğümü anlatamam. Serbest atış çizgisinin oralarda, birbirimize sataşıyoruz ve gülümsüyoruz.

Peki şuna ne demeli? Adamım, NBA’de kim 33 sayı ortalamasıyla sayı krallığını kaybedebilir?

Nasıl 35 küsür sayı ortalaması yapabilirsin ya?

Bunu gerçekten yapmak zorunda mıydın?

Evet yapmak zorundaydın, çünkü sen, sensin. Sen Kobe Bean Bryant’sın. Çünkü sen inanılmaz bir adamsın. Muhtemelen o sezon her akşam benim maçımı seyredip “bu 41 sayı mı atmış? ben 43 atayım da görsün” diyordun.

Benim özgüvenim her zaman çok yüksekti. Neler yapabileceğimi biliyordum. Ben bir skorerdim, bir kazanandım. Kendi tarzım vardı. Maçlar kazandım. Ama sen bir şampiyondun. Senin yüzüklerin vardı. Sen bütün dünya tarafından sevildin, sen benim kendi evimde, kendi sahamda bile çok sevildin. En büyük kızım bir Kobe Bryant hayranıydı. Birbirimize karşı oynadığımızda benim maçı kazanmamı, ama senin mükemmel oynamanı, hatta benden daha iyi oynamanı istiyordu.

Çocuklarım yeni Kobe ayakkabıları ve formaları çıktığı zaman benden hemen almamı isterlerdi. İkisi de 8 ve 24 numaranın hayranlarıydı. Sen onların kahramanlarıydın. Ve dürüst olmamı istersen kardeşim.. Sen benim de kahramanımdın. Benden yaşça küçük olmana rağmen, senin ne kadar büyük fedakarlıklar yaptığını ve bu oyuna nelerini verdiğini o kadar yakından gördüm ki, aksi mümkün değildi zaten.

Bana sürekli “sence tarihin en iyi oyuncusu kim?” diye soruyorlar.

Kimseyle t*şak geçmeyeceğim. MJ benim için her zaman bir numaradır. Senin de aynı düşündüğünü biliyorum. Siyah İsa, tarihin en iyisidir.

Ama 2 numara?

Benim için 2 numara kesinlikle Kobe Bryant’tır. Kimse senden daha dişli değildi. Ve kimse bana daha fazla şey katamazdı.

Keşke seninle daha fazla vakit geçirebilseydik.

Komik olan bir şey var. Sana bunu daha önce söyledim mi bilmiyorum ama en sevdiğim anılardan biri, 8 ve 24 numaralı formaları emekli ettiklerinde, Staples Center’daki törene geldiğim zaman olmuştu. Tavana iki tane birden farklı numarası asılan başka bir manyak olabilir mi? Bu olayı hayatta kaçıramazdım. Ama asıl çılgın olan neydi biliyor musun? Staples’a geldiğimde herkes bana sanki 2001 yılında yüzüğü sen değil de ben kazanmışım gibi davranıyordu. Güvenlik bile bir sürü problem çıkardı. En sonunda güvenliğin yanında yere yatıp “tamam siz kazandınız, yüzüğü siz kazandınız!” diye bağırmıştım.

Seni tebrik etmek için parkeye çıkmaya çalışıyordum. “İşte benim adamım” diyerek yanına gelirken güvenlik bana deliymişim gibi bakıyordu.

Hahaha. Tamam yahu siz kazandınız. Bütün yüzükler sizin.

Adamım.. Nihayet parkeye adım atıp sana sarıldığımda, sen kucağında minik bebeğini tutuyordun. İşte o anı asla unutmayacağım. Orada olmaktan çok mutluydum. Kobe Bean Bryant efsanesinin bir parçası olmaktan çok mutluydum.

Zaman ne kadar çabuk geçti yahu? LA’e ilk geldiğim gün, sanki dünmüş gibi aklımda. Resmen çocuktuk.

– “Buradan sonra ne yapacaksın?”

– “Gece kulübüne gideceğim.”

– “Ben spor salonuna geri döneceğim.”

Bunu asla unutmayacağım.

Artık bu gezegende, yanımızda değilsin. Ama bir yere gitmedin. Kobe Bryant ismini andıkları anda bütün anılarınla birlikte anında geri geliyorsun.

Toronto’ya karşı 81 sayı attıktan sonra parmağınla gökyüzünü gösterdiğini görebiliyorum.

Şampiyon olduktan sonra tıpkı MJ gibi havaya sıçrayışını görebiliyorum.

Serbest atış çizgisinin orada, benim yanımda dikilip, hiçbir şey demeden gülümsediğini ve içinden “savaş başlıyor” dediğini görebiliyorum.

Bu anılar hiçbir yere gitmiyor.

Evet, ağlayacağız.

Senin gerçekten de buradan gitmiş olduğunu hatırladıkça ara sıra ağlamaya devam edeceğiz.

Ancak bu anıları düşündükçe birer or*spu çocuğu gibi gülümsemeye devam edeceğiz.

Böyle bir mektubun kapanışını nasıl yapabileceğimi gerçekten bilmiyorum. Bir NBA efsanesine, bir babaya, bir eşe, bir arkadaşa nasıl elveda diyeceğimi gerçekten bilmiyorum. Kelimelerim yetersiz kalıyor.

Tek bildiğim şey.. Seni çok seviyorum kardeşim.

İçtenlikle.