| Kasım Ayı Değerlendirmesi |
|
|
| >> THE CORNER: Kaan Sunman | |
| Çarşamba, 05 Aralık 2007 | |
NBA 2007-2008 sezonu başladı; herkese hayırlı olsun. O kadar yazdık, çizdik heyecan yok, beklenti yok diye ama hepsini yalan ettim, heyecanlıyım ve bir patlama bekliyorum bu genç takımdan. Belki de son kez bir arada oynayacak bu takım, bu sezon, kim bilir. Tahmin ve hayal ediyorum ki bu gençlik ateşi bu sene bu takımı uçurmaya yetecek. 17’de 2 Lakers takımının sezonun açılış maçlarını kaybetmeme gibi bir özelliği var. Nitekim son 16 sezonun 15’inde ilk maçları kazanmış olmamız bu sezonun ilk maçı olan Houston Rockets karşısında da güvence veriyordu. Fakat istatistiklere güvenmemek gerektiğini bir kez daha gördük Rockets karşısında. Maça fırtına gibi başlayıp ilk periyodu 25-16 önde geçsek de, ikinci çeyrekten itibaren Mike James, Yao ve T-Mac’ a karşı savunmada varlık gösteremedik ve son çeyreğe 8 sayı geride girdik. Son çeyrekte de bir-iki kıvılcım dışında maça ortak olacakmış gibi bir görüntü sergilemezken son 1.12’ye girerken 92-80 gerideydik. Kobe, Fisher, Farmar üçlüsünün şutları sokması ve savunmada çaldığımız toplar sayesinde 10 saniye kala skoru 92’de eşitlemeyi başarsak da son 2.5 saniyede engel olamadığımız Battier’in üçlüğü maçtan Rockets’in galibiyetle ayrılmasını sağladı. Maçla ilgli detaylara gelirsek: 45’de 27 faul atarak bizim milli takımın Eurobasket’teki halini hatırlattık. Kobe bile 27 kere gittiği (bu onun rekoru) faul çizgisinde 9 tane kaçırdı. Ayrıca Kobe’nin aşırı zorlamaları, maçı kendi kendine kazanma çabası (32 tane atış kullandı, 27 de faul atışı, düşünün topla ne kadar oynadığını, unutmadan 5 de top kaybı) Staples Center’ı dolduran taraftarların tepkisini çekmesine neden oldu. Bynum ve Farmar’ın aldıkları kısa sürede gösterdekleri performans onların 20 dakikadan daha fazlasını hak ettiklerini gösterdi. Özellikle Bynum’un Mutombo’nun üzerinden hücum ribaundunu alıp smaçladığı pozisyon kendini ne kadar geliştirdiğini kanıtlarcaydı. Geçen senelerdeki pota altındaki halini hatırladıktan sonra bu pozisyon küçük çaplı şoka girmemi sağladı işin doğrusu. Takım savunması olarak ise “ya hep ya hiç” felsefesini uyguladık sanki. Ya çok iyi yaptık top çaldık, top çalamadığımız zamanlar ise eskisi gibi çok acemice basketler yedik. Kısacası çok kötü oynadığımız bir maçı, üç-beş faul daha fazla sokarak kazanabilecek olmamız aslında durumun çok vahim olmadığını gösteriyordu. Gece – Gündüz Çok kötü başladığımız 02-03 sezonundan beri 0-1’i görmüştüm ama 0-2’yi hiç görmemiştim ve bu sezon onun da sırası gelmişti sanki. Deplasmanda Phoenix’le oynuyorduk ve onlar taraftarlarının önüne ilk defa çıkıyorlardı bu sezon. Tek olumlu taraf, Suns’ın bir gece evvel de maç oynaması ve yorgun olması ihtimaliydi. Buna rağmen hiç ama hiç umudum yoktu. İlk defa bu kadar çaresiz hissetmiştim. Yalnız tuttuğnuz takım Los Angeles Lakers olunca mucizelere de alışık olmanız gerekiyor. Tarihinde sezon içinde, play-off’ta birçok unutulmaz ana, unutulmaz maçlara sahip olan Lakers buna benzer bir mucizeyi yine gerçekleştirdi. Bir ara 33 sayılık farkı yakaladığımız maçtan 119-98 galip ayrıldık. Dahası Kobe sadece 16 sayı attı ama onun dışında Cook hariç oynayan herkes skor üretti. Radmanovic’in 4’te 4 üçlük isabetiyle 19 sayı ile başı çektiği benchimiz 67 sayılık katkı sağladı. Bizi bir sezon boyunca nasıl taşıyacağını kara kara düşündüğüm benchimizin bu kadar sağlam bir performans göstermesini hayal bile edemezdim. Bynum’un 14 sayı 13 ribaundu, takım olarak %57 şut isabeti ile hücum etmemiz ve Rockets’ten sonra Suns’a da ribaundlarda 54-34’lük üstünlük sağlamamız maçın diğer önemli verileriydi. Houston maçından sadece iki gün tamamen farklı bir basketbol oynayan takım adeta gece-gündüz arasındaki farkı andırıyordu.Utah - New Orleans - Minnesota Birbiriyle o kadar ters iki maç oynadıktan sonra Utah karşılaşmasının ikisinin ortası bir karşılaşma olmasını bekliyordum. Jazz da tıpkı Phoenix gibi bir gece evvel maç oynamıştı ve yorgun olması muhtemeldi. Ortalama oynadığımız bir ilk yarıdan sonra çok sağlam, 73 sayı ile tamamladığımız ikinci yarı sayesinde maçtan 119-109 galip ayrıldık. Bench yine 41 sayı ile sağlam katkı yaptı, Kobe ise çok doğru şut tercihleri sayesinde sadece 19 şut kullanarak (bunların 13’ünde isabet sağladı) 33 sayıya ulaştı. Bynum’un 15 sayı 9 ribaundu, Farmar’ın 12 sayısı ve özellikle son periyotta takımı ateşlemesi takdire değecek ve sürelerinin 20 dakika ile kısıtlı kalmamasının gerekliliğini gösteren gerçeklerdi. Hornets mağlubiyetini ben de başta “büyük takımları yenip ardından saçma mağlubiyet alma sendromu”na bağlasam da sonra New Orleans’ın aslında o kadar güçsüz bir takım olmadığı kanısına vardım. Sakatlarının hepsi dönmüştü ve sezona sağlam başlamışlardı. Bizim maça geldiklerinde ilk üç maçlarından kayıpsız ayrılmışlardı. Peja’nın 13’te 10 üçlük isabetiyle, Chris Paul’ün de 21 asist ile oynaması onlar için ekstra bir maç olduğunun kanıtıydı (iki istatistik de takım rekorunu kırdı), bizim için ise pek savunma yapmadığımızın göstergesiydi (118 sayı yedik). Sadece 9 kere faul çizgisine gitmemiz ve 24 tane üçlük kullanmamız hücumda da çok agresif olmadığımızın göstergeleriydi. Minnesota maçı, kaybedersek sendromun devam ettiğini kanıtlayacak cinsten bir karşılaşmaydı. Odom’un 18 sayı 10 ribaund ile ilk beşteki yerine döndüğü maçı bir kazaya uğramadan 107-93 ile rahat kazandık. Odom’un dönüşüyle Walton benche giderek, Odom’un tekrar üç numara oynaması daha sağlam bir ön alana sahip olmamızı sağladı ki ideal olanı bence buydu. Kobe’nin 30 sayı 7 ribaund 7 asist ile oynaması da yabana atılmayacak bir performanstı. Texas Turnesi Back-to-back, ikisi de zorlu Spurs ve Rockets deplasmanları gerçekten korkutucuydu. Geçen sene Spurs’u neredeyse süpürüyor olmamızın verdiği güvenle San Antonio’yu hafife alsak da şampiyon bize acımadı ve 107-92 ile adeta bozguna uğrattı. Bowen’ın Kobe’yi 18 sayıda tuttuğu karşılaşmada bir de 6’da 6 üçlük isabeti ile 23 sayı atması işlerin bizim için ne kadar ters gittiğinin kanıtıydı. Texas turnesinden 0-2 ile ayrılmamız içten bile değildi fakat Rockets önünde özellikle 2. ve 4. Periyodlardaki performansımız sayesinde 93-90 galip ayrılmasını bildik. 2. çeyrekte Kobe ve Farmar sayesinde bir ara farkı 18’e çıkarmasını bildik, T-Mac’in de sakatlanması ile çok rahat bir galibiyete uzanacakmış gibi gözükse de, ikinci yarı özellikle Bonzi Wells’i performansı ve hücumdaki hareketliliğimizi kaybetmemiz sonucu Rockets maça ortak oldu ve maçın sona ermesine 5.44 dk kala 83-81 öne geçti. Kobe-Fisher ile toparlanıp tekrar öne geçsek de son hücumda ribaundu çekemeyip, Alston’a maçı uzatma şansı vermemiz soğuk terler dökmememe sebep oldu. Özellikle Yao’yu çok iyi savunmamız ve 39’da 23 faul atmaları galibiyetimizde önemli rol oynadı. Lakers vs. East Mutlu çıktığımız Texas turnesinden sonra 2004 Finalleri’nden beri herhalde tüm Lakerların içinde kuyruk acısı olarak kalan takım Detroit Pistons’la karşılacaktık. Bu kuyruk acısı sayesinde her Pistons karşılaşmasını bir intikam maçı haline getiriyordu. Rakibin, Billups ve McDyess gibi iki önemli oyuncusundan yoksun olması, maçın Staples’da olması lehimize gözüken durumlardı. Nitekim Lamar Odom’un 25 sayı 15 ribaundluk performansı ve son periyotta attığımız 41 sayı ile karşılaşmadan galip ayrılmasını bildik. Özellikle Farmar’ın enerjik oyunu, çaldığı toplar ve hızlı hücumlarımız coşkulu bir Staples Center galibiyetine ve de geleceğe umutla bakmamıza vesile oldu.Bir sonraki rakibimiz Chicago bir gece evvel Clippers’ı deplasmanda mağlup etmiş bir biçimde Los Angeles sınırlarında bizi bekliyordu. Sezon başından beri işlerin ters gittiği, üstüne üstlük Loul Deng’in de sakatlığından dolayı oynamayacak olması, bu maçı rahat kazanılacak maçlar statüsüne sokuyordu. Bir sayı geride kapadığımız ilk yarı sonrası, 2. yarıda hücumda ve savunmada dizginleri ele almamız (2. yarı skoru 61-32) sonucu, maçı 28 sayı farkla 106-78 gibi ezici bir skorla kazanmış bulunduk. Bu galibiyette en önemli pay bu sezon performansıyla beni çok şaşırtan benchimize aitti. Suns maçında attıkları 67 sayıdan sonra bir daha bu kadar atamazlar diye düşündüğüm bench beni yanıltırcasına 73 sayı bularak neredeyse ilk beşe ihtiyaç olmadan yeneceklerdi Bulls’u. Chicago maçından sonra Indiana deplasmanı da korkutucu olmayan, rahat kazanılacak maçlardan biriydi. Tek tereddütüm bir gece evvel Utah’ı yirmi sayı farkla mağlup etmiş olmaları ve altı maçlık mağlubiyet serilerine son vermeleriydi. Acaba bir ivme yakalayabilirler mi sorusu beni bu tereddüte iten veriydi. Fakat o tereddütüm de ikinci yarının başlamasıyla son buldu. Aslında ilk yarıda da farkı açabilirdik fakat verdiğimiz hücum ribaundlarından çıkardıkları 2. şans sayıları ile maça biraz ortak olmayı başardılar. Dört çeyrekte de 30 sayıyı geçtiğimiz (37-34-33-30) karşılaşmadan 134-114 gibi farklı bir skorla galip ayrılarak derecemizi 7-3’e getirdik. Sıradaki Bucks deplasmanı back-to-back yorgunluğunun bahane edilemeyeceği çünkü onların da öyle çıktığı bir maçtı. Bucks da bizim gibi son dönemin formda takımıydı, son üç maçını kazanmış, bir gece evvelde Cavs’i deplasmanda yenerek dikkatlari üstüne çekmişti. Son periyoda kadar oyunun kontrolü bizdeyse de son periyotta 35-23 üstünlük sağlamaları ve Kobe’nin 5’te 1 ile sadece 6 sayıda kalması dört maçlık galibiyet serisinin sonuna gelmemize neden oldu. Bir Cumartesi gecesi, Garnett ve Ray Allen’i kadrosuna katarak tekrar eski günlerini yaşamak isteyen Boston karşısına ürkütücü ama bir o kadar da keyifliydi. Eski Lakers-Celtics rekabeti tadında bir maç beklerken, daha ilk periyotdan itibaren Boston üstünlüğüyle bir maç izledik. 3. Çeyrekte Kobe’nin çabaları dışında hiçbir varlık gösteremeden 94-107 gibi bir skorla mağlup olduk. Çok da üzülmedim bu mağlubiyete çünkü bu yenilginin bir tokat niteliği taşıdığını düşünüyordum. Son zamanlarda gelen galibiyetler, benchin coşması gibi sevindirici şeylerden sonra sanki biraz hayallere dalmışızda gerçekte bulunduğumuz yeri unutmşuz gibi bir hava vardı takımda. Üst düzey bir takımdan yenilen bu tokat bizi uyandırmak için biçilmiş kaftandı. Evimizde oynayacağımız rakip New Jersey temsilcisi altı maçını kaybettikten sonra kaptanları Jason Kidd’in gaza getirici açıklamalarından sonra iki maçını kazanmış ve bu galibiyet serisine bir yenisini eklemek amacıyla Los Angeles’in yolunu tutmuşlardı. İkinci çeyrekte 14 sayıyla maçtaki en büyük üstünlüğümüzü yakalasak da bunu sürdüremeyip 102-100 mağlup ayrıldık karşılaşmadan. Son iki mağlubiyete hiç şaşırmasam da evde verdiğimiz bu maç ekstra mağlubiyetlerden biriydi takım için. Boston maçının tokat olacağını düşünürken bu maç bana bir tokat niteliğinde oldu. Ayı kaparken... Nets mağlubiyetinden sonra oynayacağımız Seattle maçı, bu sezon oynacağımız en kolay maçlardan biriydi. Yeniden yapılanma çabasında olan Sonics bizim maça kadar sadece 2 galibiyet bulabilmişti. Kobe’nin 35, Odom’un 20 sayı ile oynadığı karşılaşmayı 106-99 kazanarak üç maçlık mağlubiyet serisine son vererek rahat bir nefes aldık.Ayın son iki maçını back-to-back ile içeride Denver ve deplasmandaki Utah maçları ile kapatıyorduk. Şu ana kadar oynadığımız iki back-to-back’lerden birer galibiyet ile çıktığımız düşünüldüğünde Staples Center’da oynayacağımız Denver maçını kazanıp, deplasmandaki Jazz maçını kaybetmemiz akla gelen ilk senaryoydu. Olası muhtemel bu senaryo tutsa da bazı gariplikler olmadı değil Kasım’ı kapatarken. Özellikle Denver’ı yenerken yine son çeyrekte 46-24’luk ezici üstünlüğümüz ve benchimizin yine 63 sayılık büyük katkısı maçın etkileyici istatistikleriydi. Onun dışında sevgili Sasha’nın 22 sayı ile kariyer rekorlarını kırması ve Walton’un 14 sayısı garip sayılacak verilerdi. 127-99’luk rahat Nuggets galibiyetinin cezasını çeker nitelikte Utah karşısında beklenmedik farklı bir mağlubiyet aldık. Bu sefer 21 sayı ile Jordan Farmar kariyer rekorunu kırsa da Deron Williams’ın 35, Kirilenko’nun 20 sayı 11 ribaund 6 top çalma 4 blok ile sürüklediği Jazz çok rahat bir galibiyete ulaştı. Odom’un 7 sayı 4 top kaybıyla oynaması gecenin bir diğer hayal kırıklığıydı. Ayrıca Memo ve Boozer gibi iki önemli ismin oynamadığı maçta böyle fark yemek hiçbir şekilde kabul edilemezdi. Son olarak... 9-7 ‘lik derece, zor bir Kasım ayı için gayet iyi bir derece bence. Geçen seneye göre çok daha pozitif basketbol oynadığımız kesin. Hücumda top dolaşımını izlemek gerçekten keyif veriyor. Benchin astronomik oranda yaptığı katkılar tüm oyuncuların oynamaya ne kadar aç olduğunu gösteriyor. Kobe de şu an çok olgun bir görünümde. Sezonun -ilk maçındaki Houston maçı dışında- daha az top kullanıyor, gerektiği zamanlarda devreye giriyor ve topun dolaşmasında çok etkin rol oynuyor. Jordan Farmar’ın skor ve savunmada kendini ne kadar geliştirdiğini görmek guard sorunumuz için dışarıdan medet ummak yerine kendi içimize bakmamızı sağladı. Bynum’un yavaş yavaş pota altı canavarına dönüşmesini izledikçe, onu takas etmediğimize şükrediyorum. Son olarak buradan Lamar Odom’a değinmek istiyorum. Şutuna hiç güveni yok, hücumda pas vermekten başka bir şey yapmıyor ve eskisine nazaran hiç asist yapmıyor. Ben bunu sakatlıktan başka bir de yeni rolüne alışamamasına bağlıyorum. Geçen sezonun tamamında ve ondan önceki sezonun son bölümünden beri 4 numara olarak oynuyordu ve şimdi tekrar 3’e dönmekte zorluk çektiğini düşünerek biraz da poliannacılık yapıyorum. Ariza takasına şimdilik yorum yapmıyorum, sahaya çıksın oynasın görelim. Ama Cook’un gittiğine de çok sevindim söylemeden edemeyeceğim. |
| < Bu köşeye yazılan bir sonraki yazı | Bu köşeye yazılan bir önceki yazı > |
|---|
- Sezon 2008-09





NBA 2007-2008 sezonu başladı; herkese hayırlı olsun.
Çok kötü başladığımız 02-03 sezonundan beri 0-1’i görmüştüm ama 0-2’yi hiç görmemiştim ve bu sezon onun da sırası gelmişti sanki. Deplasmanda Phoenix’le oynuyorduk ve onlar taraftarlarının önüne ilk defa çıkıyorlardı bu sezon. Tek olumlu taraf, Suns’ın bir gece evvel de maç oynaması ve yorgun olması ihtimaliydi. Buna rağmen hiç ama hiç umudum yoktu. İlk defa bu kadar çaresiz hissetmiştim. Yalnız tuttuğnuz takım Los Angeles Lakers olunca mucizelere de alışık olmanız gerekiyor. Tarihinde sezon içinde, play-off’ta birçok unutulmaz ana, unutulmaz maçlara sahip olan Lakers buna benzer bir mucizeyi yine gerçekleştirdi. Bir ara 33 sayılık farkı yakaladığımız maçtan 119-98 galip ayrıldık. Dahası Kobe sadece 16 sayı attı ama onun dışında Cook hariç oynayan herkes skor üretti. Radmanovic’in 4’te 4 üçlük isabetiyle 19 sayı ile başı çektiği benchimiz 67 sayılık katkı sağladı. Bizi bir sezon boyunca nasıl taşıyacağını kara kara düşündüğüm benchimizin bu kadar sağlam bir performans göstermesini hayal bile edemezdim. Bynum’un 14 sayı 13 ribaundu, takım olarak %57 şut isabeti ile hücum etmemiz ve Rockets’ten sonra Suns’a da ribaundlarda 54-34’lük üstünlük sağlamamız maçın diğer önemli verileriydi. Houston maçından sadece iki gün tamamen farklı bir basketbol oynayan takım adeta gece-gündüz arasındaki farkı andırıyordu.
Mutlu çıktığımız Texas turnesinden sonra 2004 Finalleri’nden beri herhalde tüm Lakerların içinde kuyruk acısı olarak kalan takım Detroit Pistons’la karşılacaktık. Bu kuyruk acısı sayesinde her Pistons karşılaşmasını bir intikam maçı haline getiriyordu. Rakibin, Billups ve McDyess gibi iki önemli oyuncusundan yoksun olması, maçın Staples’da olması lehimize gözüken durumlardı. Nitekim Lamar Odom’un 25 sayı 15 ribaundluk performansı ve son periyotta attığımız 41 sayı ile karşılaşmadan galip ayrılmasını bildik. Özellikle Farmar’ın enerjik oyunu, çaldığı toplar ve hızlı hücumlarımız coşkulu bir Staples Center galibiyetine ve de geleceğe umutla bakmamıza vesile oldu.
Nets mağlubiyetinden sonra oynayacağımız Seattle maçı, bu sezon oynacağımız en kolay maçlardan biriydi. Yeniden yapılanma çabasında olan Sonics bizim maça kadar sadece 2 galibiyet bulabilmişti. Kobe’nin 35, Odom’un 20 sayı ile oynadığı karşılaşmayı 106-99 kazanarak üç maçlık mağlubiyet serisine son vererek rahat bir nefes aldık.