| Kandırma Kendini |
|
|
| >> ANALİZ: Ali Güney | |
| Çarşamba, 14 Şubat 2007 | |
Sezona çok iyi bir giriş yaptıktan sonra özellikle son bir aya gelene kadar her şey beklentilerin çok üzerindeydi. Ancak önce Odom, ardından da Walton’ın sakatlıkları takımın bu noktaya sürüklenmesinde büyük rol oynadı. Zaten savunma nedir bilmeyen bir takımın hücumdaki en önemli parçaları devamsızlık yapınca bulunduğumuz bu konum hiç de sürpriz sayılmaz. Asıl marifet eldeki sonuçlara bakıp serzenişte bulunmak değil her koşulda takım oyununa ve savunmaya belli bir karakter kazandırmak. İşte o zaman her şey kendi başının çaresine bakacaktır zaten.
Aslında mental olarak oldukça zorlayıcı bir dönem. Takım hala ciddi sakatlıklarla uğraşıyor ve 52 maç geride kalmışken hala hiçbir maça tam kadro maça çıkabilmiş değiliz. Kadro yapısından devam edecek olursak zaten böyle bir durumla daha önce karşılaşmamış ve zihinsel açıdan gerekli seviyede olmayan, çoğunluğu genç oyuncululardan kurulu böyle bir takımın, bu gibi konularda yetersiz kalması gayet normal. Buraya kadar All-Star arasına doğru özellikle de batıda sağlam performans gösteren karakterli takımların mevcudiyeti ve bununla beraber kendi oyunlarındaki bazı sıkıntıların takım üzerinde yaptığı etki göz ardı edilemez. Sezon başından beri yapılan hesaplar ve koyulan hedeflerdeki gerilemeleri incelerseniz durumu daha iyi kavramış olursunuz. Gerçi nasıl geldiyse öyle devam eder gibi bir durum söz konusu değil. Hala bazı fikirlerin yer etmesi için çok erken ancak gerçekçi olmak gerekirse bulunduğumuz bu konum sahip olduğumuz oyun yapısının yansıması. Hedef demişken şuanda Houston’un 3 maç gerisinde batıda 6. sıradayız. Sakatlıklarla ile yaşamaya alışabilir miyiz ya da artık her şey yavaş yavaş rayına girer ve sağlam bir momentum ile tekrar seri galibiyetler alabilir miyiz bilemiyorum ama bundan sonra tekrar batı beşinciliğine ulaşabilmemiz biraz zor. En azından bu pek bizim elimizde olan bir şey değil. Rakiplere bakacak olursak özellikle Houston’da T-Mac’in sırtında yaşadığı sorundan kurtulması ve eski oyununu artık sergileyebilmesi ile iddialarına artırmış durumlar. Yao’nun yokluğunda elde ettikleri galibiyetler gerçekten etkileyici. Yao döndükten sonra da kazandıkları bu ivmenin zarar göreceğini düşünmüyorum. Bunda yıllardan beri süre gelen takımın savunmacı kimliğinin etkisi büyük. Maalesef bizim böyle her zaman yanımızda olabilecek sadık bir kalemiz yok. Zaten bu tarzda bir oyun kimliğine bürünmemizi sağlayacak bir oyuncu topluluğuna da sahip değiliz. O yüzden sezon boyu oluşabilecek dalgalanmalardan daha çok etkileniyor olmamızın temeli bu noktaya isabet ediyor.Bu sezon ilk birkaç maç geride kaldığında takımın artık o meşhur üçgen hücuma adapte olabildiğini görüyorduk. Hatta Kobe’nin yokluğunda sergilediğimiz parmak ısırtan oyunlar ve aldığımız galibiyetler biz dahil herkesi şaşırtmaya yetmişti. Kobe döndükten sonra da oyun sistemine itaatkâr tarafının ağır basması gerektiği gerçeğinin kendisi tarafından da kabul görmesi ile yenilmesi güç bir takım hüviyetine bürünmüştük. Takımdaki rol dağılımı neredeyse bütün oyuncuların oyunlarını kademe atlatırken içinde bulunduğumuz oyun sistemi de takımın yetenek olarak eksiklerini kapatabiliyordu. Kabul etmek gerekirse eldeki malzemeden maksimum etkiyi sahaya yansıtabiliyorduk. Yani bundan daha iyisi olamazdı. Limitlerde oynayabilmemiz ve bunun istikrar kazanması mental açıdan takımın gelişmesi ile paralel olarak gelişiyordu. Savunma konusundaki problemler devam etse de hücumdaki performansımız bu gediği kapatmaya yetti çoğu zaman. Zaten eldeki kadronun savunma tarafı sınırlı. Artık Smush ile yaşamaya alışkın bir kitle olduğumuz için onun rakibine ısrarla geçit vermesi çok da sıra dışı bir durum değil artık. Odom ve Walton’ın direği olduğu bu hücum sisteminde Odom sakatlandıktan sonra Walton’ın yalnız kalmasının takımı hücum anlamında sıkıntıya sokacağı aşikârdı. Odom’un gerek savunmadaki ribaunt katkısı gerekse de hücumda alabildiği inisiyatifler ve savunmayı okuyabilme yetisi sayesinde herkesin işini kolaylaştırmanın yanında sahip olduğu şut tehdidi, rakibin savunma stratejilerinin çoğunun önüne geçmemize yardımcı oluyordu. Bol pasa dayalı hücum sisteminde onun yokluğu, paylaşımcı oyun yapımızı sekteye uğratmıştı. Odom’un dönmesi ile şuanda ribaunt probleminden biraz olsun kurtulsak da yine de hücumda O’nun mevcudiyetine rağmen eksik kaldığımız bir gerçek. Bunda Luke Walton’ın yokluğu birinci etken. Öncelikle ikisi birlikteyken ön alanda iki tane birden çok iyi saha görüşüne sahip, pas yeteneği gelişmiş ve istikrarlı dış şuta sahip oyuncumuzun olması rakiplerimizden bir adım öne geçmemize yetiyordu. Bunların yanında Kobe gibi bir oyuncuya sahip olunca hücum yelpazemiz anormal genişleyebiliyordu. Yüksek şut yüzdesi ve bol skorlu oyunlar karşısında savunmamızın ne kadar kötü olduğunu unutuyorduk bile. Ancak Walton’ın sakatlanması bütün bu avantajlarımızdan mahrum kalmamıza sebep oldu. Onun yokluğunu, ne Radman, ne Evans ne de Cook kapayabildi. Zaten bu oyuncuların hiç biri Walton’ın sahip olduğu pas yeteneğine ve saha görüşüne sahip değil. Özellikle Mo Evans’ın pas yeteneksizliği ve bazen gereksizce bunun üzerine gitmesi oyununu gölgelemekten başka bir şeyle sonuçlanmıyor. Yaptığı iyi şeyler belli. Bunların peşinde devam etmesi yeterli. Yani takımı ateşleyen tavrı, savunmaya yardımı ve baseline oyunlarındaki inatçılığı yeteri kadar tatminkâr bizler için. Aslında bu üç oyuncu istikrarlı birer şut tehdidi olabilseler –ki onların bu konuda iyi performans sergilediği gecelere baktığımızda takım olarak ne kadar rahatladığımızı görebiliyoruz– sistemin işleyişi olması gerekenden biraz sapsa da tatminkâr seviyede işlevsel kabiliyetini koruyabilir. Ancak, Radman takımda bulunma amacını inkâr etmeye devam ettiği sürece, Cook kendini hatırlatmanın yolu olarak kenarda artistlik yapmak tercihinin doğru olduğuna inandığı sürece bize yine hüsran bize yine hasret var demektir. Özellikle bu gibi zorlu dönemeçlerden etkilenmediğimizi, sistemin sürekliliğine ve yönetildikleri kişilere olan güvenlerin sonsuzluğuna inandıklarını göstermeleri kaçınılmaz gerçek. Artık bu oyuncuların kafa bantlarını önlerine koyup düşünmeleri şart. Çok da fazla düşünmelerine gerek yok esasen. Bu işleri onlardan ve bu camiadaki çoğu kişiden daha iyi bilen bir antrenöre sahipler. Bu zamana kadar kimi dinledilerse bundan sonra da o kişiyi dinlemeliler. Bu o kadar zor olmasa gerek. Luke Walton yaklaşık 10 gün daha takımdan uzak. En iyi ihtimal 21 Şubat’taki Portland maçında sahada olabilecek. Ayrıca Kwame de en az bir ay daha oynamayacak. Kwame’nin yokluğu öncelikle uzun rotasyonunu rahatlatması yönünde çok önemli. Bynum’un üzerine binen bu ağır yükten kurtulması açısında bir an önce dönmesi faydalı olacaktır. Dikkat ederseniz Duncan, Rasheed, Jermaine gibi hücum gücü yüksek olan uzunlara sahip takımlar, öncelikle Bynum üzerinden oynayıp o bölgede bağımsızlıklarını ilan etme arzusundalar. O yüzden Bynum, özellikle de bu tip oyunculara sahip takımlara karşı ilk periyotlarda oldukça yıpranıyor. Kwame’yi her ne kadar hücumda pek kullanmasak da savunmada ihtiyacımız olduğu bir gerçek.Ronny Turiaf ise Kwame’nin yokluğunda ikinci pivot pozisyonunda devam ediyor. Yalnız kendisinin bulunduğu konumun ciddiyetinin farkında olduğunu pek sanmıyorum. En azından bunu tam olarak dışarı aksedemediği düşünüyorum. Bynum’u yedeklerken yaklaşık bir 14–16 dakika sahada kalıyor. Bunu ise aldığı saçma faullerle daraltmamalı. Uzun rotasyonu bu kadar darken biraz daha bilinçli olması şart. Kendisinin 6 sene önceki Kaya Peker’den pek bir farkı yok. Sahada kaldığı her dakikanın hakkını vermeye çalışan, her topu kovalayan, hücumda hareketli fakat bunu 10 dakika ile sınırlayan tipte bir oyuncu. Dakikalarının artması kendisinin elinde. Tamam, hala sırtı ona bu konuda pek yardımcı olmuyor fakat kendini her zaman hazır tutmasını biliyor. Ancak parkeye adım attığında bu özverisinin ödülünü kendi kendine almasını bilmeli. Onun için de kendisinin, takım için hissedemediği kadar önemli olduğunu unutmaması gerekir. 8 maçlık bir doğu turnesi geride bıraktık. Bu 1989 yılından bu yana geçirdiğimiz en uzun deplasman turuydu. Phil Jackson’ın bu sekiz maçlık seri öncesi hedef koyduğu 6-2’lik derece çok iyimserdi açıkçası. Benim için yarı yarıya bitmesi yeterli idi. Bunda bir türlü önüne geçemediğim pesimist yapımın etkisi büyüktü tabi. Dolayısıyla ‘Yarabbi neyine güveniyor bu adam?’ dediğimi çok iyi hatırlıyorum bu maçlar öncesinde. Sonuçta bu sekiz maçtan elimizde sadece üç ile döndük batı kıyısına. Açıkçası bu zamana gelene kadar oynadığımız oyun belli bir güven verse de artık mevcut gedikler ile yüzleşme açısından böyle bir sonuç gerekiyordu. Bu deplasman turunda yenildiğimiz maçlara dikkat ederseniz –özellikle de Indiana ve Cleveland maçlarına– bu tür maçları kazanmanın yolu sahaya istikrarlı bir oyun sergileyebilmekten geçiyor. Rakip her ne kadar durduramayacağımız oyunculara sahip olsa da dirençleri çok çabuk kırılabiliyor. Bu konuda onlardan üstün olduğumuzu ise gösteremedik ne yazık ki. Maç içinde elde ettiğimiz serilerin ardından çok kolay birkaç basket yiyerek bir anda bu avantajımızı kaybediyor olmamız çoğu zaman zorlukla ele geçirdiğimiz bu farkı rakibe zorlamadan vermemize yol açıyor. Sonuç olarak her maçın son dakikasına kadar devam eden galibiyet çabası sıkıntılı geçiyor. Elimizde Kobe gibi bir oyuncu olması daha rahat olmamızı sağlasa da hala maç sonlarını iyi oynayabilen, en azından son periyotlarda güven verebilen bir takım değiliz. Maçı koparmaya yetecek birçok fırsat bulsak da kapıyı kapatmamız gereken anlarda yetersiz kalıyoruz. Bir kere savunma zaaflarımız bu olayı körüklüyor. Arka alan savunmasının Kobe’nin üzerine binmesine çok seri bir şekilde karşılık alan rakip çok çabuk içeri girip kolay bir turnike ya da faul ile sonuçlanan hücumlar bulabiliyorlar. Pick and roll savunmasını hala özümseyememiş oyunculara sahip olmamız ise ayrı bir dert. Hücumda uyumlu kısa-uzun ikililerine sahip takımlarla oynamak bizim için çok zor bir hal alıyor. Alan savunmasını da tercih etmeyen bir teknik yönetim olması bu konuda elimizi konumuzu bağlıyor. Savunma rotasyonlarının verimli olabilmesi aynı kadronun birlikte bol maç oynaması ile gerçekleşecek bir durum. Bunun için de tam kadro olabilmemiz ve artık uyum kazanmamız için sakatlıkların iyileşmesini beklemekten başka çare yok. Son Olarak; Jason Kidd söylentileri yavaş yavaş yok olmaya başladı. Nets cephesinden bu konu hakkında yapılan yorumlar takasın olma ihtimalinin ne kadar az olduğunu gösteriyor. Takas süresi 22 Şubat’ta sona eriyor ve ortada ciddi bir teklifin bile olmadığı yazılıyor. Ayrıca Kidd konusundaki ciddi soru işaretleri var. Mart’ta 34 yaşında olacak bir oyuncu için Dr. Jerry Buss’ın yüklü bir lüks vergisi ödemeye yanaşmadığı, bununla birlikte Nets’in takasta kullanmak istediği Jason Collins’in kontratı ile orta yolu bulmanın çok zor olduğu yazılanlar arasında. Ayrıca Kidd’in takıma gelmesi Lakers’ı bir anda iddialı bir konuma getirebileceğinin ya da kısa vadede başarıya ulaştıracağının bir garantisi yok. 1999’daki Glen Rice transferinden bu yana sezon içi takası yapmayan, daha doğrusu sezon içinde takıma dahil olacak bir oyuncunun vereceği katkıdan şüpheli bir yönetime sahip olduğumuzdan bu tip takas haberlerinin gerçekleşip nihayete erişmesi pek muhtemel değil. Şu anda 30-23’lik derece ile Batı Konferansında 6. sırada bulunuyoruz. Luke Walton yaklaşık 10 gün, Kwame Brown ise en az bir ay daha takımdan uzak. Chris Mihm’in ise Nisan gibi tekrar takıma dönme ihtimalinin olduğu söyleniyor. Takımın tekrar bir momentum yakalaması için eksik oyuncuların takıma katılması birinci çözüm. Kidd dışında herhangi bir takasa girişmeyeceğimizi de düşünürsek şimdilik yapabileceğimizin en iyisi de bu zaten. Görüşmek üzere… |
| < Bu köşeye yazılan bir sonraki yazı | Bu köşeye yazılan bir önceki yazı > |
|---|
- Sezon 2008-09





Sezona çok iyi bir giriş yaptıktan sonra özellikle son bir aya gelene kadar her şey beklentilerin çok üzerindeydi. Ancak önce Odom, ardından da Walton’ın sakatlıkları takımın bu noktaya sürüklenmesinde büyük rol oynadı. Zaten savunma nedir bilmeyen bir takımın hücumdaki en önemli parçaları devamsızlık yapınca bulunduğumuz bu konum hiç de sürpriz sayılmaz. Asıl marifet eldeki sonuçlara bakıp serzenişte bulunmak değil her koşulda takım oyununa ve savunmaya belli bir karakter kazandırmak. İşte o zaman her şey kendi başının çaresine bakacaktır zaten.
Hedef demişken şuanda Houston’un 3 maç gerisinde batıda 6. sıradayız. Sakatlıklarla ile yaşamaya alışabilir miyiz ya da artık her şey yavaş yavaş rayına girer ve sağlam bir momentum ile tekrar seri galibiyetler alabilir miyiz bilemiyorum ama bundan sonra tekrar batı beşinciliğine ulaşabilmemiz biraz zor. En azından bu pek bizim elimizde olan bir şey değil. Rakiplere bakacak olursak özellikle Houston’da T-Mac’in sırtında yaşadığı sorundan kurtulması ve eski oyununu artık sergileyebilmesi ile iddialarına artırmış durumlar. Yao’nun yokluğunda elde ettikleri galibiyetler gerçekten etkileyici. Yao döndükten sonra da kazandıkları bu ivmenin zarar göreceğini düşünmüyorum. Bunda yıllardan beri süre gelen takımın savunmacı kimliğinin etkisi büyük. Maalesef bizim böyle her zaman yanımızda olabilecek sadık bir kalemiz yok. Zaten bu tarzda bir oyun kimliğine bürünmemizi sağlayacak bir oyuncu topluluğuna da sahip değiliz. O yüzden sezon boyu oluşabilecek dalgalanmalardan daha çok etkileniyor olmamızın temeli bu noktaya isabet ediyor.
Luke Walton yaklaşık 10 gün daha takımdan uzak. En iyi ihtimal 21 Şubat’taki Portland maçında sahada olabilecek. Ayrıca Kwame de en az bir ay daha oynamayacak. Kwame’nin yokluğu öncelikle uzun rotasyonunu rahatlatması yönünde çok önemli. Bynum’un üzerine binen bu ağır yükten kurtulması açısında bir an önce dönmesi faydalı olacaktır. Dikkat ederseniz Duncan, Rasheed, Jermaine gibi hücum gücü yüksek olan uzunlara sahip takımlar, öncelikle Bynum üzerinden oynayıp o bölgede bağımsızlıklarını ilan etme arzusundalar. O yüzden Bynum, özellikle de bu tip oyunculara sahip takımlara karşı ilk periyotlarda oldukça yıpranıyor. Kwame’yi her ne kadar hücumda pek kullanmasak da savunmada ihtiyacımız olduğu bir gerçek.