Los Angeles Lakers
- Sezon 2008-09
· Sırada: Denver
· G-M: 9-1

Son Maç...
LA Lakers 105, Phoenix 92

Lig Sıralaması | İstatistikler
Anasayfa arrow Yazarlar arrow Her Telden arrow Bir Bruce Dickinson vs. Steve Harris Meselesi
Anasayfa
Hakkinda
Forum
Fikstür
Oyuncular
Salary
Lakers Store
Staples Center
Laker Girls (2008-09)
Lakers'lı Ünlüler
Lig Sıralaması
Yazarlar
Linkler
Yazi Gönderin
İletişim
Röportaj YaptIk!
J. Crittenton ile yapılan röportajı okumak için tıklayın! —02/09/07
Kaan Kural ile yapılan röportajı okumak için tıklayın! —23/05/07
Maç Yorumlari

Takımımızın hergün oynadığı ve oynayacağı maçlar, forumda sitemizin ziyaretçileri tarafından yorumlanıyor. Tıklayın...

İletİşİm
· Editör & Bilgi Destek:
admin@lakerstr.com

· Umut Tuğaç:
damarcus@lakerstr.com
· Kaan Sunman:
sunmankaan@hotmail.com
· Şansal Kulabaş:
da_mekanika@hotmail.com
· Emre Özcan:
parmamaniac@gmail.com
· Ali Güney:
alikguney@gmail.com
· İ. Yalçın Şeker:
yalcinseker@hotmail.com
· Burak Omay:
lakers99@gmail.com
· Hilmi Doğan:
hilmydogan@gmail.com
· İsmail Özkısaoğlu:
eomer_info@yahoo.com
Multimedya

Forum sayfamıza üyelerimiz tarafından eklenen video ve resimler için buraya tıklayın...

Bir Bruce Dickinson vs. Steve Harris Meselesi Yazdır E-posta
>> HER TELDEN: Şansal Kulabaş   
Pazartesi, 18 Eylül 2006
Iron Maiden'ın 26. yılında çıkardığı yeni albüm bir kez daha sarsıyor ve sallıyor. Ama müzikal kapasitesi ve niteliklerinin ötesinde bu albümün en önemli vazifesi Iron Maiden ve fanları arasındaki ilişkiyi yeniden yapılandırmak yada en azından eski güçlü ve yerleşik bağlılığı yeniden ortaya çıkarmak. Geçen sene Ozzfest turnesi sırasında yaşanan "yumurta" vakasından sonra böyle bir girişim elzem olmuştu. Iron Maiden bu konuda alışılageldik kamuoyu hamlelerine başvurmadı. Sadece müziğinin ve söylediklerinin eski güzel anıları yeniden canlandıracağına inandı. Konserlerde, canlı performans sırasında on binlerce kişiyle beraber tek bir ağızdan söylemenin bile tüyleri diken diken ettiği nakaratlar, 3 virtüözün birbirini kovalarcasına attığı sololar ve kariyerinin hiç bir döneminde bu kadar "usta" olmamış bir Bruce "the air raid siren" Dickinson. Buradaki "usta" tanımlamasının herhangi başka bir sıfat ile karıştırılmaması için, kastedilen anlam ileride gerektiği ölçüde açıklanacaktır.

Iron Maiden albümleri her zaman kendi içinde tutarlı ve bir temel noktasını hedef alarak sözlerin yazıldığı albümler olmuştur. Besteler de bu uyuma ayak uydurarak albüm içi bütünlüğe uygun şekilde düzenlenir. Iron Maiden'ın zaten 26 senedir gruba kimin girip kimin çıktığına bakmaksızın oturttuğu bir sound nosyonu var. Kendini tekrar ve istikrar arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor. 26 sene önce bir müzikal öz oturtarak bu işe başlayan grup yapılan onca albümde defalarca fark edilir değişikliklere gittiler. Ama hiç bir zaman yaptıkları herhangi bir şarkının Running Free veya Phantom Of The Opera ya da Prowler ile taban tabana durduğunu söyleyemeyiz. Grup müzikal özünü koruma konusunda başarılı olarak istikrar yakalamıştır. Yeni müzikal denemeler yaparak da kendini tekrar etmemiştir.

Bu albümde de sözünü ettiğim tutarlılık var: Belli bir çerçeve içerisinde çizilen ama sınırları kalın çizgilerle koyulmayan bir tema etrafındaki sözler, kompleks bir yapı, üstün vokal çalışması... Iron Maiden'ın nosyonu kısaca ve belki de kabaca işte budur. Somewhere In Time'da zaman, mekan ve bunlara bağlı olan fırsatların insan iradesi ve öngörüsü önündeki şekillerini konu ettiler, daha hızlı ve melodik bir albüm ortaya koydular. No Prayer For The Dying'de soğuk savaş'ın sonlarına doğru ortaya çıkan dünyanın haline dayanan sözler daha karanlık ama ironik olarak melodik besteler için yazıldı. The X-Factor ise bir askerin kabuslarını anlatmak ve bunun üzerinden empati kurdurmak üzerineydi. Savaş sonrası sendrom konu edilerek o savaşın dayandığı sebepler ve o savaştan gelen insanların toplumda alacakları yer ile bunu nasıl elde edecekleri ve bu yeri nasıl kabullenecekleri üzerine yazılmıştı. Karanlık, çok karanlık bir atmosfer ile tekin olmayan, istikrarsız bir şekilde tekleyen melodiler kabuslarınızı ya yaratırlardı ya da onlara eşlik ederlerdi. Iron Maiden bu sefer de yabancısı olmadığı bir temaya yeni başlıklar ekleyerek derdini ve dertleri anlatma gayesi içinde. Müzikal olarak ise The X-Factor ile girilen ve bence zirvesine halen Brave New World'de ulaşılan belirgin ‘prograssive sound’un izleri takip ediliyor.

Iron Maiden’ın yabancısı olmadığı bu tema ise savaş ve sonrasında gelen travma. Ama bu sefer bu meselelere ek olarak din, dinin algılanışı ve suistimal edilişi, insanın içindeki iyi ve kötü gibi başlıklara da eğildikleri görülüyor. Son yıllarda dünyanın belirgin bölgelerinde artan çatışma halinin ve bu çatışmanın ardındaki motivasyonlar konusunda grubun kafa patlattığını anlamak zor değil. Bruce Dickinson’ın insanın içindeki ahlak ve göreceli etik konusunda solo albümlerinde değindiği noktalara burada da rastlamak mümkün. Şimdiden söylemek lazım, Bruce Dickinson’ın albümlerinde olan okült hava ve William Blake etkisi burada o kadar sezilir değil. Hatta Dickinson’ın birinci elden sorumlu olduğu şarkıların bir kısmı hariç yine her şeyi ile Steve Harris’in gerçekçi ve sert şarkı sözleri albümün geneline hakim.

Albümün açılış şarkısı Different World, son Iron Maiden albümlerinden alışık olduğumuz tarzda hızlı ve melodik. Albümün geneline göre hem sözler de hem de beste yapısında daha optimist bir tavır var. Sorgulamadan ziyade tavsiye verme, dinleyeni kendisinde beğenmediği şey ile barıştırma çabası. Son 2 albümün aksine bu sefer albümün çıkış şarkısı olarak açılış parçası seçilmiyor. Wicker Man’in sound ve tavır olarak daha yere basan ve Brave New World’un anlamı kapsamında daha dinamitleyici bir şarkı olduğunu göz önüne alırsak, bir önceki albümün benzer şarkısı Wildest Dreams’den aşağı kalır yanı yok. Ama ilk single olarak The Reincarnation of Benjamin Breeg’in seçilmesi büyük ihtimalle bu ismin yaratacağı mit ile itici güç yakalamak idi. Bu şarkının özellikle bestesindeki Thin Lizzy etkisini görmezden gelmek ancak Thin Lizzy’den haberdar olmamak ile mümkün olacaktır. Zaten Steve Harris’te bu konuda “Şarkının tamamlanması ile masaya oturduğumuzda böyle bir havanın oluşmuş olduğunu fark ettik. Kasti bir çaba içinde değildik ama şarkının melodisi de vokali de Thin Lizzy’i gerçekten çağrıştırıyor. Ve şarkıyı bitirdiğimizde bunun bir single olduğunu anlamıştık” diyor.

Bu şarkı kapsamında İron Maiden’ın son birkaç albümdür dinleyenini içten içe tehdit eden bir duruma değinmek gerekebilir. Mevzubahis albümler boyunca Iron Maiden’ın şarkı besteleme konusunda bazı ezberleri ısrarla kullandığı dikkatten kaçamıyor. İlerleyen şarkılarda başka örneklerine de rastlanmakla beraber bu albümde de özellikle Futureal sonrası dikkati çeken giriş şarkısı tekniği uygulanmış gibi. Prowler, Aces High veya Be Quick or Be Dead, Caught Somewhere in Time arasındaki nüans çeşitliliklerini Virtual XI döneminden beri göremiyoruz. Kısa, hızlı, melodik ve albümün en çabuk tüketilebilir şarkısı olmaya aday bu şarkılar aynı zamanda ardından gelecek şarkıları da tanımlamak ve onlara açılış yapmak için yetersiz veya yanlış yönlendirici oluyor. Eninde sonunda iyi bir şarkı, albümün dinleyicisi olarak en büyük kriter bu ama grubun dinleyicisi için nereye kadar yeterli olur bilemen.

2. şarkı These Colours Don’t Run ise bana Different World’den daha sağlam bir açılış şarkısı gibi geldi. Albümün temasına fazlasıyla uymakla beraber çok daha sürükleyici bir melodisi ve sağlam bir gitar tonu var. Bu şarkının açılımında 2 unsur dikkate çarpıyor. Albüm teması çerçevesinde bakarsak bu şarkı savaş karşıtı Iron Maiden işleri için en adrese teslim olanı: “Doğduğumuz ülkeden uzakta, yabancı bir yerde bayrağımızı dalgalandırıyoruz. Atalarımız gibi denizlerde yol alacağız, bu renkler kaçmaz soğuk, kanlı savaştan.” Iron Maiden ilk defa ana vatanları İngiltere’nin politikalarını bu kadar direkt hedef almakla beraber, şarkının başında tüm bunların her ülke için aynı olduğunu da söylüyorlar. Satır aralarında nerede İngiltere’nin bitip küreselin başladığı anlaşılamayan yerlerde yine asker olmanın anlamı ve başkalarının bunu nasıl anlamlandırdığı üzerine bir mantık yürütme ya da en azından vicdani bir taraf olma kaygısı var.

Şarkının içerisindeki 2. karakteristik özellik ise özellikle yabancı basın tarafından yakıştırılan bir nitelik. Ozzfest’teki “yumurta” vakasından sonra Iron Maiden’ın bu albümde fanlar ile yeniden bağ kurma yoluna gideceği aşikardı. Bunun yolu da tabii ki grubun en güçlü yanı olan canlı performanstan geçiyor. Bu şarkı keskin melodik yapısı, sert gitar riffleri ile içerisinde kendini kaybetmek, eşlik ederken zamanın nasıl geçtiğini anlamamak adına bir Iron Maiden hayranı için şüphesiz albümün en önemli eseri. 3 gitara bağlı olarak son albümlerde görülen uzun solo fasıllarının bu albüm içerisinde en iyi dengelendiği şarkı bu. Vokallerin girişi ile birlikte dinleyende oluşan headbang hali ve eşlik etme isteği sonuna kadar kesintisiz şekilde sürüyor.

3. şarkı Brighter Than A Thousand Suns Bruce Dickinson’ın solo albümlerine özellikle beste olarak en fazla yaklaşan şarkı. İsmi ile tezat olarak Iron Maiden’ın yaptığı en karanlık şarkı. Albümün genelinde bu hava hakim olsa da klostrofobi etkisi bu şarkıda açılışını ve zirvesini yapıyor. Lars Ulrich “…And Justice For All” için “Adeta kibrit kutusunda çalınmış ve kayıt edilmiş gibi” der. Iron Iaiden için de bu tanımlamaya uyan albüm kesinlikle A Matter Of Life And Death. Bu çıkarımı yapmamıza neden olan 8 şarkının başlangıcı ise Brighter Than A Thousand Suns. Ayrıca bu şarkıda prog metalin en önemli özelliklerinden olan aksak ve ucu anlaşılamayan riff ve melodilerden çokça var. En geniş anlamı ile modern olarak tanımlayabileceğimiz şarkıda Iron Maiden aynı zamanda daha önce değindiğimiz ve ileride de üzerinde duracağımız “ezber” hadisesini en aza indirmiş gibi. Yine yavaş bir başlangıç söz konusu ama ballad havasından çok distortion destekli bir tekinsizlik var. Riff çok doğru şekilde ayarlanmış ve hem aksak bir şekilde ilerlerken hem de sert ya da “heavy” olmayı başarıyor. Ve şarkının beklenmedik olmaktan anladığı tek şey aniden distortionları kapatıp akustik bir hale bürünmek değil. Iron Maiden’ın son senelerde yapmaya çalıştığı şey düşünülecek olursa bu albüm adına en verimli harcanan çabanın en verimli ürünü bu şarkı olmalı.

Ardından gelen The Pilgrim ve The Longest Day benzer yapılarda şarkılar ve daha önceki Iron Maiden çalışmaları ile net bir şekilde ayrılan bir noktası yok. The Pilgrim daha ağır bir yapıya sahip ve deyim yerindeyse Stranger In A Strange Land’i anımsatıyor. Konusu ise insanoğlunun yaptıkları dolayısıyla tanrının gözündeki yerini ve üzerindeki rahmeti kaybetmesi.

The Longest Day ise The Pilgrim’in yanında “kodu mu oturtan” ağabeylere benziyor. Oldukça sert. Hızlı terimini burada kullanmak doğru olur mu bilmiyorum ama seri bir yapısı olduğu kesin. İsminden de anlaşılabileceği gibi konusu D-day. Tarihin en büyük komutanlarından biri olan Rommel’in bu günü tanımlamak için kullandığı bu terim bir kez daha bir şekilde kronolojide kendine yer buluyor. Sözlerde yine bir tasvir tekniği kullanıp hem sahildeki ortamı anlatma çabası hem de çıkartma yapacak askerlerin içten içe yaşadıklarını gösterme isteği mevcut. Ve bu albümün klasik başlıklarından olan askerin vazifesi ve harcanabilirliği de bu şarkıda değinilmeden geçilmiyor. Şarkıyı dinlerken Saving Private Ryan, Band Of Brothers’dan sahneler anımsamak ya da kendimizi bir kez daha Medal Of Honor Allied Assault veya Call Of Duty oynarken düşünmek zor değil.

6. şarkı Out Of The Shadows albümün felsefi olarak en derin ve anlamlı şarkısı. Tabii ki sözler Bruce Dickinson’a ait. İnsanın içindeki iyi ve kötünün dengesi hakkında. Aslında bu başlıkla bile sayfalarca yazı yazılabilir ama şarkının sözlerini okurken Bruce Dickinson’ın kısa birkaç fırsatta nasıl orjinal tespitlerde bulunabildiğine ve bunları nasıl en doğru kelimeleri bularak anlatabildiğine hayranlık duymamak elde değil: “Güzellik olan yerde şüphesiz acı da vardır. Karanlık taşımayan bir adamın ruhu yoktur.” Kısaca iyilik kötülüğün gücü oranında değer kazanır ve kötülük olduğu için iyi olmanın bir anlamı var. Bruce Dickinson’ın bu şarkıda vokalinin de zirve noktalarından birisine çıktığı aşikar. Düzenleme ise şarkının sözleri karda şaşırtıcı. Akustik gitarın çeşitli yerlerde girişi ile şarkı bir çeşitlilik kazanıyor ve bu girişler çok uygun olarak hazırlandığı ve kulak alıştırıldığı için eğreti durmuyor. Children Of The Damned’e oldukça benzeyen bir düzenlemesi var fakat prog metal özelliklerin onca yıl sonra daha fazla ön plana çıkması ve 3 gitarın varlığı ile Iron Maiden’ın bu gitarları değerlendirme taktiği nedeniyle sadece benzemekle yetiniyor. Zaten bu tekniğin kullanılması büyük ihtimalle Children Of The Damned, Remember Tomorrow gibi daha minimal ve basit balladların yazımını zorlaştırıyor. Ve şarkı adına son bir not da ballad özellikleri taşımasına ve ilerleyen dakikalarında sert bir ton yakalamasına rağmen albümün geri kalanında görülen “slow başlangıç” kalıbının bir başka uyarlaması olmadığı.

Albümü kapatan şarkılar The Reincarnation Of Benjamin Breeg, For The Greater Good Of God, Lord Of Light ve The Legacy. Bu şarkıları ayrı ayrı ele almamamın sebebi ise içerdikleri tema olsun, beste yapıları olsun ya da süreleri olsun, keskin bir deja vu etkisi yaratıyor olması. Bu 4 şarkı da iyi, hatta çok iyi şarkılar. Köpek öldüren dedikleri riffleri var. Sadece iyi sololar çalınmıyor, o sololar da iyi çalınıyor. Bruce Dickinson kariyerinin en iyi vokal performansını sergiliyor. Bir satır sözü dahi vasata düşmüyor. Başta dediğim gibi, çok iyi şarkılar ve albümün en etkileyici periodunu sunuyorlar. Ama yine de en azından şahsen benim içime sinmeyen bir şey var bu 4 şarkıda.

Bu noktada ezber konusuna geri dönmek gerekir. Iron Maiden’ın prog metale alenen kaymaya başladığı The X-Factor ile birlikte bir beste kalıbı oluşmaya başladı. Ballad havasında başlayan şarkı, bu kısmın vokallerinin bitmesi ile sert ve uzun bir plugged bölüme geçiyor. Bu kısımda ise prog metalin alameti farikası şaşırtıcılık, bir saniye sonrasının umulmazlığı olarak değil 2. vokal kısmının icrası ile geçilen uzun enstrümental icraat. Bu bölümde uzun sololar ve birkaç saniyeliğine kullanılan riffler yer alıyor. Dream Theater ile Iron Maiden müziği arasındaki fark DT’nin yine böyle uzun şarkılar yapması ve çeşitli riffler kullanması ama bu rifflerin hepsinin daha kısa kurulabilecek başka bir şarkının merkezi olabilecek güçte olması. Phantom Of The Opera’da cömertçe harcanan riffler artık bazen 3 gitara solo olsun, şarkı 7 dakikayı bulsun diye hazırlanıyormuş gibi. Prog metal her grubun kendince kurabileceği bir anlayış üzerine herkese özgün bir üretim şansı veren sonsuz özgürlükler diyarıdır. Bir prog grubunun müziğini diğeri ile karşılaştırmak doğru olmaz. Queensryche, Dream Theater, Symphony X, Toll gibi yüzlerce prog grubu vardır ve bu grupları birbirinden ayıran çizginin kalın olmasını sağlayan şey bu müziği bir formül üzerine değil felsefe üzerine yapmaya çalışmalarıdır. Iron Maiden ise son 5 albümdür bir kalıp ve taktik üzerinden iyi ama birbirini hatırlatmaya mahkum şarkılar yapıyor. Bruce Dickinson’ın solo albümleri Iron Maiden’ın şu anda yıllarca stüdyoda kalsa bile ulaşamayacağı bir özgünlük düzeyinde. Ama No Prayer For The Dying için “Dream Theater’ın demo kayıtları bile bundan daha kaliteli” , ”Seventh Son Of A Seventh Son’ın hem benim hem de fanlar gözündeki başarısızlığı Operation Mindcrime’ın böylesine devrimci olabilmesidir” diyebilen bu adamın Iron Maiden’da kısıtlandığını söylemek yanlış olmayacaktır. Steve Harris’in kafasındaki prog metal kalıbının Kevin Shirley tarafından da belli olduğu şekilde eleştirilmemesi üzerine bu alışılageldik şarkı formu 5 albümdür Iron Maiden’ın en önemli ve belirgin kalıbı olmuştur. Şarkıların iyi, hatta çok iyi olması bir yere memnun edebilir çünkü 26. yılını devirmiş bir grup olarak iyi şarkılar yapmaları, gün boyu tekrarlanan melodiler bulmaları onların olağanı haline geldi. Her efsanevi gruba bakarsanız onlara karşı olan bakış açısı da budur zaten. Metallica, Dream Theater,Radiohead, Rush… Bu tip gruplardan artık iyi şarkılar yapmalarından çok daha fazlası. Onları dinleyenleri gözünde yetenekliden öteye yerleştiren yetilerinin güzel bir melodinin altında yatan bir müzisyen dokunuşu bekliyorlar. Iron Maiden özellikle Brave New World’den beri sadece çok iyi şarkılar yapıyor.

Bruce Dickinson’ın solo albümlerinde yapıp Iron Maiden’ın yapamadığı şeyin başarılması için gereken çok yönlülük ve vizyon kanımca grubun eksikliğini yaşadığı. Bruce Dickinson’ın grubu Tribe Of The Gypsy müziğinde heavy metalden Latin ezgilerine kadar her farklı yöne yer verebilmekte ve grubun gitaristi Roy-Z tüm bunları klasik müzik tonları ile birleştirebilmektedir. Iron Maiden’da ise şüphesiz bir şekilde Steve Harris’in dominantlığı hakimdir. Ve gruba prog metal anlayışının genişlemesi anlamında yeni bir gitardan fazla eklenen bir şey olmamıştır. Kevin Shirley için “Keşke Scenes From A Memory’de de olsaydı” dedirten farklılığı burada hissetmenin imkanı oldukça az. Roy-Z Brave New World çıktığında Metal Hammer’a “Bruce yeni albümde benimle çalışmak istiyordu ama şarkı yapımında Bruce’u kayıracağımı düşünen Steve Harris izin vermedi” dedi. Beni şaşırtacak bir davranış değil çünkü Iron Maiden tarihinde Ron Smallwood dışında Steve Harris’in otoritesini sarsabilen olmadı. Bu dominantlıktan bıkan kişilerin tek seçeneği grubu terk etmek oldu. Bruce Dickinson’ın ve Adrian Smith’in geri dönmesinin ardındaki sebebin milyonlara seslenecek bir platformda bulunma isteği olduğunu görmek zor değil. Steve Harris’in prodüktör belirlerken göz önünde bulundurduğu öncelik onları müzikal olarak bir noktaya daha net şekilde taşıyacak bir isim olması değil, o ve grubun geri kalanı arasındaki ilişkileri beste yapma noktasında dengeleyecek birisi olması. Bu yüzden Bruce Dickinson artık Iron Maiden’ın her şeyi olarak kabul ediliyor ve grubun albüm çalışmaları Bruce’un solo albümleri önündeki zaman engeli ve ayağındaki ağırlık olarak görülüyor. İron Maiden’ı Bruce Dickinson’ın yan projesi olarak görmek beni daha fazla heyecanlandırırdı çünkü Bruce Dickinson’ın solo albümleri hem kendisini hem de prog metal fanlarını daha tatmin edicidir. İron Maiden’ın son 3 albümdür kazandığı en önemli şeyler Bruce Dickinson sayesinde oldu.

Grubun uzun ve gitar ağırlıklı enstrümental kısımlarını dinlerken Queensryche ve Rush’ın Michael Kamen (ruhu şad olsun) ile yaptığı çalışmaların benzerini yapması ve enstrüman çeşitliliğine arttırması gerektiğini düşünmek zor değil. Tüm bunların eksikliği ve mevcut yapılardaki kısmi yanlışlardan dolayı “No More Lies ile For The Greater Good Of God arasındaki 10 fark?” gibi bir soruya cevap verilememe durumu yaşanabilir. Brave New World hala benim için bu sürecin en iyi albümü çünkü anlatmaya çalıştığım özgünlük Bruce Dickinson, Adrian Smith ve Kevin Shirley’nin gelmesi ile oluşmuş ve Virtual XI ile Brave New World arasındaki belirgin hatları ortaya çıkarmıştı. Senfonik tonlar bakımından daha yerli yerinde bir tavır vardı ve fanlardaki heyecan albüme de yansımıştı adeta. Onu hem seri ve sert hem de olgun ve ne dediğini bilir yapıyordu. Son 2 albüm ise Brave New World’un belirgin deja-vu’ları adeta. Çünkü özgünlük sadece bir defa yakalanır. Grup Brave New World’u özgün yapan şeyleri formüle dökerek son 2 albümü tekrara çevirdi. Çok iyi şarkılardan oluşan çok iyi albümler ama 26 yıldan sonra Iron Maiden’ın çok iyi şarkı yaptığı bilgisi ne zaman son dakika haberi olabilir ki?

Yazının sonunda Bruce Dickinson’a değinmek gerekecektir çünkü bu albümün sıradan bir eserden ayrılmasını sağlayan şey öncelikle Bruce Dickinson. Sadece sesinin güzelliğinden ya da çıkabildiği notalardan bahsetmek yersiz. Burada Bruce Dickinson’ın farklılığını ortaya çıkaran şey neredeyse mısradan mısraya değişen tonlar ve kullandığı notalar. Özellikle bu albümde vokallerin, onları soloların takip etmesi kaydı ile belli bir şekilde belli anlarda veya kısımlarda toplanmasının yaratacağı handikabı ve tekrar duygusunu mütemadiyen farklı bir ses aralığı kullanarak aşıyor. The Reincarnation of Benjamin Breeg’teki performansı bunun en somut kanıtı. Her mısrada şarkının başka bir bölümüne geçiliyormuş havası yaratan etken enstrümanların virtüözlük sınırında kullanılması, ya da keşke olsa dediğimiz bir yaylı perküsyonu değil. Bruce Dickinson’ın sesini ustaca kullanabilmesi, adeta bir opera sanatçısı gibi. Iron Maiden’ın son 3 albümü ile onlardan önceki 2 albüm arasındaki farkı belirleyen en önemli değişken keinlikle Bruce Dickinson’ın vokali. Bana kalırsa bu albümde Bruce Dickinson olmasaydı, her şeyine rağmen No Prayer For The Dying’ten daha iyi kabul edilmezdi.

A Matter Of Life And Death çok iyi şarkılar barındıran iyi bir albüm. Ama en azından bana ilk dinleyişimde dahi “yine mi?” dedirten birçok detayı var. Çünkü piyasada iyi şarkılar yapan bir sürü grup var, iyi sololar atan bir sürü gitarist var, iyi sözler yazan bir sürü müzisyen var. Iron Maiden onları kendisinden ayıran noktayı son 2 albümdür fena halde atlıyor. Çünkü bir formül üzerinden bir albümü inşa ediyorlar. Ama Iron Maiden’ı diğerlerinden ayıran ve 26 senedir Iron Maiden olmasını sağlayan şey bir formüle değil felsefeye bağlı olmaları ve bu felsefenin de formüle edilemez oluşu. Sadece Steve Harris, Bruce Dickinson ve iyi bir prodüktörün yaratacağı bir şey bu. Ama Steve Harris yıllar önce Somewhere In Time’da synth kullanma cesaretini gösteren Steve Harris değil, Bruce Dickinson kendini solo albümlere saklayan bir adam ve Kevin Shirley’nin Ron Smallwood olmakla uzaktan yakından alakası yok.
 
< Bu köşeye yazılan bir sonraki yazı   Bu köşeye yazılan bir önceki yazı >
Bu site en iyi 1024x768 çözünürlükte, Mozilla Firefox 2 tarayıcısı ile görüntülenebilir!
Copyright © 2006-2008 LakersTR.com | admin@lakerstr.com