| Takım |
|
|
| >> HER TELDEN: Yalçın Şeker | |
| Pazartesi, 17 Temmuz 2006 | |
Size bir hikaye anlatacağım. Bize vereceklerini biraz ben anlatacağım, biraz da siz kendiniz alacaksınız. Hayatta yaşadığınız bir olayın aslında nasıl kendi hayatınızı yansıtması ve bu olaylardan ne kadar çok olduğunu görmenizi sağlamaya çalışacağım. Aslında sizin de böyle bir takımınız olabilir. İlla ki basket takımı olmasına gerek yok. Ama kendi yaşamınızda böyle dönemler yaşamışsınızdır veya yaşayacaksınızdır. Yine eğlenceli bir yazı ama ana teması yaşamın masal olmadığı, sadece masalsı temalar işlediğini anlatacağım..
Sabah, sabahın 7:30’u. İyi bir uykuyla uyandım, geriniyorum biraz da yatakta. Hemen kalkmak lazım yoksa yine uykuya dalabilirim. Oturuyorum yatakta. Spor çantasına gözüm takılıyor. Her şey içinde zaten. Dünden hazırladığım t-shirt, formalar tamam. Ayakkabıları koyduk mu ya? Bakayım, koymamışız tabi ki. Poşetleyip koyuyorum ayakkabıları da. Annem kalkıp sütü ısıtmış ve geri yatmış her zamanki gibi. Pek kahvaltı yapmam sabahları ama sütümü içerim her sabah. Giderken bir şeyler yiyeyim de aç gitmeyelim maça. Eşortmanları üstüme geçiriyorum. Liseye ilk defa eşortmanlı gideceğim. Beden derslerine bazen gidiyoruz ama bu sefer maça gitmek için giymiyorum. Çantamı alıp çıkıyorum dışarıya. Yaklaşık 500 metre var daha okula. Yolda yürürken endişeliyim biraz. Yoksa takım çıkartmasamıydık. Artık geri dönüş yok gerçi. Birisi şimdi dese ki “bırak basketi, gel futbola yazalım seni” kabul ederim sanırım. Bir taraftan da gurur yaptık olayı tabi geri dönüşü olmaz. Yolda yürürken yanımdan korna çalarak beden hocası geçiyor. El sallıyorum hocaya. Takımı kurana kadar önümüze koymadığı taş kalmadı. Beş ay evvel biz okula da güzel güzel takılıp “ulan lise de bitiyor anasını satayım” diyerek geyik yaparken bir haberle açıkçası irkildik. Habere göre okulumuz, yani Sapanca Lisesi beş ay sonraki Liseler Arası Adabazar Futbol Turnuvası'na, futbol takımı çıkaracaktı. Benim ilgimi çeken aslında bu olmadı. Arkadaşım bana dönüp “Şeker! Oğlum futbol takımı çıkıyorsa, bizde basket takımı çıkaralım” deyince ben de gaza gelip “çıkaralım lan” deyiverdim. Bu vesileyle bir ümittir az önce yanımdan arabayla geçen beden hocamıza uğrayıverdik. - Hocam futbol takımı çıkıyormuş öyle duyduk - Evet çıkaracağız. Sizde mi oynamak istiyorsunuz? - Yok hocam biz düşündük de basket takımı da çıkaralım dedik. - Ne basketi lan? Onunla kim uğraşacak? Olmaz. - İyi de hocam takım çıkarabiliriz. Güzel olur, hem de etkinlik olur. - Oğlum ilgilenemeyiz biz onunla. Hem bize fark atarlar, çocukların hepsi kulüp takımında oynuyor. - Olsun hocam ben varım takımda. Var birkaç arkadaş daha. - Yok kurmayacağız ama isterseniz hentbol takımı kuralım. Benim branşım hentboldü. Senin kollar da uzun Şeker. - Hocam ne hentbolü ya? Biz öğrenene kadar ohooo... - İyi o zaman hadi kurmayacağız basket takımı. Benim işim var hadi gidin. Ve lakin pes etmemiştik, takım kuracaktık. Müdüre gittik, hocalara gittik, ailelerimize söyledik. Ama yok arkadaş tam bir söz alamıyorduk. Hep bizi en derin yerimizden vuruyorlardı; “Lise sondasınız, oturup ders çalışın biraz” Açıkçası ben hiç çalışmamıştım üniversiteye. Neyse konumuz bu değil. Burada konu kimsenin ders çalışmamasıydı. Zaten herkesin derdi futboldu arkadaş. Biz bunlarla cebelleşirken, futbol takımı rahattı. Adamlara eşortmanlar hazırdı, formalar hazırdı. Toplar saha organizasyonu, hazırlık maçları, herşey hazırdı... Takım da iyiydi gerçekten. Sakarya ve Sapancaspor'dan genç oyuncular vardı. Savunmadakilerin hepsi 1,90 ve üzeriydi. Hoca beni de istiyordu göbeğe de ben inatla basket takımı diyordum. Ben yoksa girsem mi diye ikilimdeyken futbol takımı kayıtları başladı. Futbol takımına 30 kişi ismini yazdırmıştı. Bu sayı normal gelebilir belki ama sapanca lisesi küçük bir liseydi. Erkekleri toplasan zaten lise sonlardan ancak 40 kişi ederdi. Hemen hepsi futbola ismini yazdırmıştı. Gitmeleri sorun değildi de sonradan büyük sorun oluşturacaktı bize. Öğrencilere sadece bir lisans çıkarılabilirdi. Yani futbol oynayan basket veya diğer sporlara katılamazdı. Herkesin spor yapması amaçlanmıştı. Ama adam az ise bizim gibi yerler için öldürücü oluyordu. Hocaya gidip kaç kişiye lisans çıkarılacağını sorduk. Aldığımız cevap ikinci kez şoke etti bizi; - Hepsine çıkaracağız - Hocam hepsine çıkarılır mı? Basket takımına adam kalmayacak. Biz konuştuk çıkacak takım. - Bana ne oğlum kalmazsa. Zaten belli değil heh heh... - Hocam çıkaralım. Adam buluruz biz. - Tamam Şeker. Git bir saat içinde 10 tane adam bul gel çıkaracağız takımı. - Kolay hocam ehe ehe. Biz o hızla ilk önce futbola adını yazdırıp da, basketbol oynayabilen arkadaşlara gittik. Çabalar sonuç vermeyince alt sınıflara gittik. Lise 2’ye giden bir çocuk gözüme takıldı. Zira uzun boyluydu; - Ağbicim gel bakayım yanıma senin boyun kaç? - 1,91 abi. Uzunum değil mi? Ehi ehi - Maşallah maşallah. Gel şu kağıda adın-soyadın, boyunu yaz, yanına imza at. - Ne ki abi bu? - Ya sen at bir bildiğimiz var daaa! - Atayım abi, tamam. - Hayırlı olsun basket takımına seçildin ehe ehe. - Abi ben hiç anlamam ki basket oynamaktan. - Olsun gel yeter hadi ağabeycim işim var adam bulcam ben daha. Hooop abim senin adın ne? Kırmızı kıravatlı yakışıklı çocuk? - Eymen abi. Ne oldu bir durum mu var? - Yok sende yaz bakayım kağıda ad-soyad-boy-imza. Aynen... - Yazayım abi ne bu tiyatro falan mı? - Onun gibi bir şey. İçinde oyun var yani eheh eheh hadi görüşürüz. Böylelikle biz 10 kişiyi bulmuştuk. Tak, hemen gittik hocaya. Uzatmadan hoca bunlar anlamaz rezil olursunuz dese de laf ağızdan bir kez çıkardı. Bir tane hoca ayarlayacaktı. İdmanları sen yaptıracaksın kaptan da sensin dedi. Biz anın sevinciyle hoplarken kafamızdan dank sesinin gelmesi ilk idmanda olmuştu. Takım basketbolü gerçekten hiç bilmiyordu. Turnikeyi bir ikisi pota arkasına göndermiş, bana da “aha ....... yedik” dedirtmişlerdi. Noktalı yerleri siz doldurursunuz artık. Hey gidi hey. O zaman dün gibi aklımda benim. Ben de yürüyerek vardım okula. Çoğu kişi fark yiyeceğimizi zaten biliyordu. Zaten bazıları sırf benim orda madara olmamı seyretmek için geleceklerdi. Toplanıp otobüse bindik. Çoğu kişi sessizdi. Ben de Adabazarı'na kadar kimseyle konuşmadım. Yandan şoför bize dönüp; “İyi idman yapsaydınız bari abisi” dedi. Evet ya yaptık iyi idmanı da, biraz zar zor oldu ama. İdman için milleti evden ben topluyordum. Genelde 5-6 kişi yapardık idmanı. Salon şehir çıkışında 2 km uzaktaydı. Kışın adamları alır, yolu yürüyüp salona varırdık. Salonun ısıtmasını çalıştırmazlar, ışıkların hepsini yaktırmazlardı. Ayrıca yukardan su damlaları düşer, göller oluştururdu. Haliyle ayakkabılarımızın altı ıslanır kayıp kayıp düşerdik. Gelen arkadaşlar da oyunlarını geliştirmişlerdi. Artık turnike atabiliyorlardı. Ama oyun zekası, maç tecrübesi hiç yoktu. Ben hariç hiçbirisi salonda maça bile çıkmamıştı. Ben de orta okuldayken oynamıştım, 5 yıl olmuştu. Otobüsümüz salona gelmişti. İnip bizden önceki maçı izledik. Adamların forvetleri benden uzundu. Pivotlarından sanırım bir tanesi 2 metreden uzun, bir tanesi de 2,05 ten uzundu. En azından yukardan öyle gözüküyordu. Onlarla ben eşleşecektim. Eşleşirdik de nasıl dayanırdık bilmiyorum. Bunları düşünüp, adamların hareketlerini takip ederken maçın bittiğini de, sonucu da kaçırmıştım. Kendime soyunma odasında geldim. İçerisi sıcaktı. Bazı arkadaşlar suyu açmış “sıcak lan su ehehheehh” diyerek sevinmişlerdi. Üstümüzü değiştirip koridora çıktık. Karşı takım da koridora çıkınca daha da uzun olduklarını anlamıştım. Formaları çok güzeldi. Bizim okulun forması yoktu. Müdürden para istemiştik ama vermemişti. Bizde kendi harçlıklarımızdan biriktirdiğimiz parayla almıştık formalarımızı. Tek boy sipariş vermiştik, yoksa daha pahalı oluyordu. Ee takımın geneli kısaydı, biz de L sipariş ettik. Bende düdük gibi duruyordu. Olsun forma oynamıyordu ya ben oynuyordum. Rakip takım çocukları bize bakıp sırıtıyorlardı. Kolay maçtı onlar için. Pivotları bana doğru eğilip “sen mi tutacaksın beni?” dedi. Bir şey söylemedim karşılık olarak. Benim iki buçuk katımdı adam. 2 metreden uzundu, 100 kilo civarındaydı rahat. Benim boy kısa değildi de zayıftım baya. Forvet için bile zayıftım. 1,90 m - 60 kilo civarındaydım. Maçı dışardan izleyen birisi olsam zayıf çocuk için “yazık çocuğa” derdim herhalde. Hakemler hadi deyip salona yürüdüler. Peşlerinden de biz gittik. Salon tam olarak doluydu. Bizim okul tamamen gelmişti. Çok gürültülü lehimize bağırıyorlardı. Bir anda eski heyecanı hissettim yeniden. Rüya gibiydi. Yanımda takımımızın oyun kurucusu vardı. Bacakları birbirine vuruyordu. Mecazi olarak değildi, gerçekten vuruyordu. Ama ona hiç kızmadım. Böyle bir yerde hiç oynamamıştı. Orta okuldaki halimi hatırladım. Oyuna sonradan girmiştim, kollarımda hiç güç yoktu. Top bana gelmiş rakip çocuk da arsızca alıp gitmişti elimden. Öyle kalakalmıştım. Hoca beni kenara alıp bağırmıştı. Basketten soğuyacaktım neredeyse. Ondan sonra oynayıp geliştiricem kendimi demiştim. Aslında asıl sinirlerim başka bir maçta gerilmişti. Biz üç arkadaş kardeş kardeş oynarken bir çocuk gelmiş bize maç teklif etmişti. Biz 3 kişi o ise tek olacaktı. Çocuk yaşıtımızdı. Bizi madara edip 11-4 falan yenmişti. İşte sonradan kendimi geliştireyim, koyayım dedim bu çocuğa. Çalışınca da oluyormuş gerçekten. Gidip milli takıma falan girmedim de takımlarda gezmiştim baya üçüncü ligde. Maç düdüğünü çalan hakem gelin demişti. Hocamız bizi halka yapıp süper bir taktik söylemişti; “Çıkın Oynayın!” Ulan sanki doğu takımından ilk beşi sahaya sürüyor. "Çıkın oynayın" demesin mi sana. Hakem topu alıp hava atışına çağırdı beni. Topun havaya atılmasıyla zıplayıp dokunmuştum topa. Boş turnukeyi kaçırmıştı arkadaşımız heyecandan. Bizim okul seyircisi coçmuş, maytaplar, meşaleler, konfetiler atıyorlardı sahaya. Hakem hemen oyunu durdurdu. Onlar temizlendi, maytaplar toplandı. Futbol maçı gibiydi gerçekten. Maça tekrar başladık ama adamlar bizi hücumlarında eziyordu. Biz ise hücum edemiyorduk. Topu yarı sahadan getiremiyordu oyun kurucular. Sanırım 15-0 geriye düşmüştük. Hocamız mola aldı kenara geldik. Getirdiğimiz sulardan içeyim diye elimi uzattığımda suların bittiğini söylediler. "Nasıl yani?" dedim. Adamlar heyecandan hepsini içmişti. Seyircilere işaret edip su aldırdık. Hoca bizi yine halka yapıp ikinci süper taktiğini verdi; “Şeker topu sen getir. Sonra topu oyun kurucuya at. Pota altına geç. Topu da Şeker’e atın” Bende öyle yaptım. Maçı dengeye getirmiştik ama devrede 45-26 falan bitmişti. Seyircilerimiz maça küsüp gitmişti. Sezon hazırlığında bize çok yardım etmişlerdi ya. Yenemiyorsan basım gidebilirdin. Maç sonunda biraz daha fark yiyerek evlerin yolunu tutmuştuk. Hayır efendim öyle gaza gelip, hırs yapıp maçı kazanamamıştık. Bu tip mucizeler, hele ki basketbolda ancak filimlerde olurdu. Sonraki maçları da kaybetmiştik. Önemli değildi kaybetmemiz ama birilerinin bize gelip “elinizden geleni yaptınız” demesini de beklerdik açıkçası. Sonuçta hiçbirşey olmamıştı, takım bizden sonra devam etmemişti. Hani bir değişim, bir ucundan tutma da olmamıştı. İşte o an ilk defa insanların gözünde emeklerinizin bir değeri olmayabileceğini anladım. Bu duyguyu hep hayatın değişik yerlerinde yaşadım. Yaşım ilerledikçe, yaşamın her zaman kazanmak demek olmadığını anlamaya başlamıştım. Halâ da anlamaya devam ediyorum değişik tecrübelerle... İnsanlar sadece spor müsabakalarında değil, yaşamın her alanında kazanmak için hırs yapıyor, sizi başarıya ulaştıracaksa veya çıkarınız varsa her yolun doğru olduğunu size anlatabiliyor. Siz böyle yapmazsanız da sizi içine çekiyor, eğer devam ederseniz de sizi dışlıyor ve başarısızlığa sürüklüyor. Kurduğumuz o takım çok değerli bir takımdı gerçekten de. Hani öyle çok büyük sorunlarımız yoktu ama rahat da değildik. Biz bir şeyler yapmaya çalışmıştık. Takımımız buralardan sıyrılmaya çalışırken bizim elimizden tutacaklarına, bize destek olacaklarına tam tersine köstek olmuşlar, bizden hep başarı beklemişler, toparlarsak bizden kısa yoldan meyve üretmemizi istemişlerdi. Üretemeyince de zaten bakmadıkları meyve ağacını kesmişlerdi. İnsanlar okul takımımızın neler yaşadığını, nasıl kurulduğunu bilmiyordu, merak da etmiyorlardı. Önemli olan başarı var mıydı? Sonuç neydi? Hep sonuca, ürüne bakıldı. Tıpkı hayatın geri kalanında da baktıkları gibi. Bu olaylardan sonra birilerinden bir şeyler beklerken hep neler yaşadığını düşünüyorum. Peşin hüküm verilirse bu kişilere topluluklara haksızlık olduğu fikrindeyim. Mesela artık birisine sinirlenince artık şu tip cümleleri kurmamaya çalışıyorum; “Ben bunun yaptığını g....le yaparım” Başkaların yaşamının kıymetini bilmeniz, onlara haklarını vermeniz dileğiyle hoşçakalın. Saygılarımla... |
| < Bu köşeye yazılan bir sonraki yazı | Bu köşeye yazılan bir önceki yazı > |
|---|
- Sezon 2008-09





Size bir hikaye anlatacağım. Bize vereceklerini biraz ben anlatacağım, biraz da siz kendiniz alacaksınız. Hayatta yaşadığınız bir olayın aslında nasıl kendi hayatınızı yansıtması ve bu olaylardan ne kadar çok olduğunu görmenizi sağlamaya çalışacağım. Aslında sizin de böyle bir takımınız olabilir. İlla ki basket takımı olmasına gerek yok. Ama kendi yaşamınızda böyle dönemler yaşamışsınızdır veya yaşayacaksınızdır. Yine eğlenceli bir yazı ama ana teması yaşamın masal olmadığı, sadece masalsı temalar işlediğini anlatacağım..